20 Kasım Nefret Suçu Mağduru Transları Anma Günü’ne Dair – Meryem Ulus

Fotoğraf: 2013 Onur Yürüyüşü (GMag)

20 Kasım Nefret Suçu Mağduru Transları Anma Günü dolayısıyla LGBTİ+ bireylerin yaşadığı ayrımcılık, nefret söylemi, nefret suçları ve bu suçların medyaya yansıması üzerine yazarken dilin gündelik hayat içerisindeki kullanımının etkisi ve bunun medyaya yansıması, göz ardı edilemez bir unsurdur. İktidara yakınlığıyla bilinen medyada bu etki çok daha görünürdür. Bu söylemler ve nefret suçları, iktidardan, yayın organlarından, anayasal haklardan ve bu hakların kısıtlamalarından, ceza ve cezasızlıklardan ve son olarak da, kolluk güçlerinin tutumundan bağımsız değerlendirilemez. Nefret suçlarının bu denli yüksek olmasının sebebi bunların bütününde aranmalıdır.

Ayrımcılığın günümüzdeki tanımı, hukuken yasaklanmış temellerde insanlara farklı muamele yapılmasıdır. Bu hukuki temellerde, cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği de yer alıyor. Ayrımcılık tek bir biçimde gerçekleşmiyor. Ayrımcılığın en klasik biçimi, doğrudan ayrımcılık şeklindedir. Bunu, kişinin kimliğini oluşturan yönleri sebebiyle olumsuz muamele görmesi olarak tanımlayabiliriz. Olumsuz davranan kişinin o gruba karşı bir öfkesi ya da kasten ayrımcılık yapıyor olması bir şart değildir. Farkında olmadan da – bir önyargı ya da nefret olmadan da – ayrımcılık yapıyor olabilirsiniz. Günümüzde ayrımcılık, hukuken yasaklandığı için, daha görünmez ve yeni biçimlerde ortaya çıkıyor. Dolaylı ayrımcılık, bağlantılı ayrımcılık, taciz, makul uyumlaştırma ve çoklu temelde ayrımcılık, bu biçimlerden bazılarıdır.[1]

Ayrımcılık, cinsiyetin ve toplumsal cinsiyetin bize atadığı kimlikler ve yönelimler üzerinden şekillendirilmeye başlamamız ile ortaya çıkar. Atanmış cinsiyetlerle ilgili bir tartışma için bu konu üzerine yazan ve ondan etkilendiği kadar, toplumsal mücadeleyi de derinden etkileyen Judith Butler’a dönmek elzemdir. Türkçe’de Cinsiyet Belası (Gender Trouble-1990) adıyla yayınlanan çalışmasında Butler, Simone De Beauvoir’ın “kişi kadın doğmaz kadın olur” sözünde ifade bulan cinsiyet-toplumsal cinsiyet ayrımının radikal bir eleştirisini yapar. Esasen söylemek istediği “cinsiyet”in (sex) kendisinin de tıpkı toplumsal cinsiyet (gender) gibi bir inşa olduğu ve dolayısıyla da söylemsellik öncesi ya da inşa öncesi “kadınlık” ya da “erkeklik” kategorilerinin söz konusu olmadığıdır.[2] Butler, kadınlık ve erkeklik kategorilerini tarihsel, kurgusal ve değişken olarak ele alır. Bedenin performatif olduğunu, tekerrür ve ritüelde kendini doğallaştırdığını, dolayısıyla yerinden edilebilir olduğunu söyler. Bu bakış açısıyla belki sünnet düğünlerini de performe edilerek inşa edilen “erkek cinsiyeti”nin inşasına örnek olarak düşünebiliriz.

Kısacası atanmış cinsiyet, içinde bulunduğumuz bedenin fiziksel özelliklerine ve bu özelliklerin getirileri olana (cinsiyete, toplumsal cinsiyete, heteroseksist arzulara ve davranışlara) göre hareket etmemizin beklenmesidir. Başka bir deyişle, doğduğumuz andan itibaren içinde bulunduğumuz beden üzerinden kendimizi tanımlamamız istenir. İçinde bulunduğumuz bedene ait hissetmiyorsak, toplum yine de bize dayattığı ve bizden beklediği belirli normları gerçekleştirmemizi ister. Giyim kuşamdan ilgi alanlarımıza, oyuncak seçimlerimizden tuvalet kullanımımıza ve hatta konuşma şeklimizden yürüyüşümüze kadar bir atanmışlık ve dayatma söz konusudur. Aynı şekilde eş seçimlerimiz de “sağlıklı” olana uygun olmalıdır. İkili cinsiyet tanımına göre hareket etmeliyiz. Ya kadın ya da erkek hissetmeli, cinsiyetsiz olmamalı, queer olmamalı, interseks olmamalı ve kesinlikle heteroseksüel olmalıyız. Doğumdan önce mavi ya da pembe kıyafetler alınması, oyuncaklarımızın araba ya da barbie bebek olması, çizgi filmlerdeki tek tip örnekler ve davranışlar, bebeklikte bizi şekillendirmeye başlar. Okullarda giydiğimiz üniformalar, masallardaki ve dizilerdeki ikili cinsiyet üzerinden kurulan ilişkiler bunu perçinlerken, iş hayatında ve her türlü kamusal alanda bu ikilikler benzer biçimlerde karşımıza çıkmaya devam eder. “Bir alternatifin olmadığı” her seferinde önümüze sürülür. Oysa bunların her biri, gündelik hayatın her anında karşımızda olan ve başka bir dünya tahayyülüyle mücadele edeceğimiz, itiraz edeceğimiz alanları işaret etmektedir.

Butler’a göre, cinsiyeti toplumsal yorumlanışından ve kültürden kopuk olarak değerlendirmeye devam etmek, bu varsayımların sorgulan(a)mamasına hizmet edip onları yeniden üretmemize sebep olur. Ayrımcılık ile oldukça bağlantılı olan nefret söylemi ve nefret suçları, ortak bir politik tutumun sonucudur. Nefret söyleminin temelinde önyargılar, ırkçılık, yabancı korkusu/düşmanlığı, tarafgirlik, ayrımcılık, cinsiyetçilik ve homofobi yatar. Kültürel kimlikler ve grup özellikleri gibi unsurlar, nefret söyleminin kullanılmasını etkiler; ancak özellikle de, yükselen milliyetçilik ve farklı olana tahammülsüzlük gibi koşullarda, nefret dili yükselir ve etkisini arttırır. Bu kışkırtıcı ve hedef gösterici dil kullanımının, düşmanlaştırılan ve marjinalleştirilen grupların üyeleri ya da mekânlarına yönelik saldırılarla sonuçlanması şaşırtıcı değildir. Bu noktada dördüncü kuvvet olarak adlandırılan medyanın rolü son derece etkili ve yönlendiricidir.[3]

Yerel ve ulusal basında LGBTİ+’ların insan hakları ihlallerinin haberleştirilmesine, raporlanmasına rastlanmamakta veya yok denecek kadar az yer verilmektedir. Bu nedenle, her gün yaşanan ayrımcılık, nefret söylemleri ve nefret suçlarının kaydını tutmak, raporlamak çok kıymetlidir. Türkiye’de bu alanda çalışmalar yapan birçok LGBTİ+ çalışmaları derneği, dayanışma derneği ve topluluklar mevcuttur.[4] Bu alanda faaliyet yürüten derneklerden Kaos GL, 2018 Medya İzleme Raporu’nda, yazılı medyada (hem ana akım, iktidara yakınlığı ile bilinen medya hem de alternatif eleştirel yazılı medya kapsamında) 2018 yılı genelinde %56’sı ulusal medya, %44’ü yerel medya olmak üzere 2442 metni incelemiştir. Bu metinlerde ya LGBTİ+’ların temel haklarının ihlal edildiği, nefret söylemi ve/veya ayrımcı dil içerdiği ya da metinlerin LGBTİ+’lara ilişkin ön yargıları beslediği tespit edilmiştir. Metinlerin %16’sında nefret söylemi bulunurken, 123 metinde LGBTİ+ kişiler ya da dernek, kurum ve kuruluşları hedef gösterilerek nefret suçu işlenmiştir. Rapora göre haberlerin çoğunda LBGTI+ bireyler ve/veya dernek, kurum ve kuruluşlar için ayrımcı dil kullanılmıştır. Haberlerin yüksek çoğunluğu hak odaklı haberciliğe aykırı olmakla birlikte haber dili ahlaksızlık, sapkınlık, günah, suç, hastalık kelimeleriyle kurulmaktadır.[5]

Fotoğraf: Diriliş Postası (09.09.2018) ve Yeni Akit (04.07.2018) gazetelerinden örnekler

Yine Kaos GL tarafından hazırlanan LGBTİ+’ların İnsan Hakları 2018 Yılı Raporu’nda, 89 vaka farklı kategorilerle incelenmiştir. Nefret cinayeti, nefret suçu, nefret söylemi, işkence ve kötü muamele yasağı ihlali, kişi özgürlüğü ve güvenliği ihlali, özel hayatın gizliliğinin ihlali, ifade özgürlüğünün ihlali, toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme haklarının ihlali, çalışma yaşamında ayrımcılık, barınma hakkının ihlali, mal ve hizmetlere erişim konusunda ayrımcılık, cezaevindeki LGBTİ+’lara yönelik hak ihlalleri ve mültecilere yönelik hak ihlalleri bu raporun içeriğini oluşturur.[6]

Kaos GL’nin bir diğer raporundaysa diğer rapordan farklı olarak sadece mağdurlar veya tanıklar tarafından bildirilen vakalar kapsanıyor. 2018 Yılında Türkiye’de Gerçekleşen Homofobi Ve Transfobi Temelli Nefret Suçları’na dair bu rapora göre:

“Öncelikle bulgular, cinsel yönelimleri ya da cinsiyet kimlikleri nedeniyle saldırıya uğrayan kişilerin neredeyse hayatları boyunca ve kendi evleri dâhil hayatın her alanında bu saldırılarla yüz yüze kaldıklarını göstermektedir.

Saldırılar, diğer toplumsal kesimlere yönelik nefret suçlarında çoğunlukla olduğu gibi, belirli bir politik olayın arkasından, görece öngörülebilir bir biçimde gerçekleşmemekte, saldırı anıyla sınırlı kalmamakta ve sonrasında farklı biçimlerde sürmektedir. Mağdurlar önceden tehdit ve taciz edilebilmekte, saldırıların gerçekleştiği sırada pek çok görgü tanığı bulunabilmekte ve görgü tanıklarının yarısından fazlası herhangi bir tepki vermemekte ya da olaya müdahale etmemektedir. Saldırıların önemli bir bölümü, mağdurların evlerinde, evlerine yakın yerlerde, okullarında, hastanelerde veya diğer kamusal mekânlarda gerçekleşmektedir. Mağdurlar takip edilmekte, en güvenli hissedilmesi gereken özel alanlarında tehdit ya da saldırılarla karşılaşmaktadır.

(…) Nefret saldırılarının pek azının güvenlik güçlerine, savcılıklara ya da Türkiye İnsan Hakları ve Eşitlik Kurumu veya Kamu Denetçiliği Kurumu gibi şikâyet mercilerine ihbar edilmesinin ve vakaların büyük çoğunluğunda mağdurların şikâyette bulunmamasının başlıca nedeni, bu temel yurttaşlık haklarının tanınacağına ve devletin yasal güçleri ve hukuk sistemi tarafından korunacaklarına dair inançsızlıklarıdır. Tersine, söz konusu kurumlarca daha da mağdur edilmekten korkmaktadırlar.”[7]

Bunun sebebi, LGBTİ+ bireylere yönelik suçların göz ardı edilmesi, cezasız kalması ve suç kapsamında sayılmamasıdır. Bugün insan haklarından bahsedebiliyorsak, yaşam hakkımızı savunabiliyorsak bunu LGBTİ+ bireyler sayesinde ve aynı zamanda LGBTİ+ bireyler için yapmalıyız. Çünkü söz konusu olan, çok tartışmalı bir kavram da olsa temel insan haklarına dairdir.

20 Kasım Nefret Suçu Mağduru Transları Anma Günü dolayısıyla gündemleşen trans cinayetleri aslında her gün gerçekleşen nefret söylemleri ve nefret suçları ile LGBTİ+’ların gündelik hayatının gerçeğidir. Yalnızca medyaya yansıdığı kadarını görebildiğimiz nefret suçlarının görünmeyen kısımlarından bir tanesi maruz kalınan şiddetin sınıfsallığıdır. Seks işçisi trans bir birey, nefret söylemiyle veya nefret suçuyla karşılaştığında bunu kaçımız duyabiliyoruz veya bir gazeteden okuyabiliyoruz? Medyada karşılığını bulan ve hesabı sorulan cinayetler dışında her gün öldürülen, şiddet gören LGBTİ+’ları duyuyor veya görüyor muyuz? Bunlar haberleştiriliyor mu? Eylül Cansın’ı duyduk mu mesela? 23 yaşında Boğaziçi Köprüsünden atlayarak intihar eden Eylül Cansın, bunu yaşamayı sevmediği için yapmadı. Baskılarla, dayatmalarla ve nefretle geçinemiyordu. Bu aslında bir intihar değil cinayetti. Bu cinayetler politik cinayetlerdir. Trans cinayetlerinin bir daha yaşanmaması için dayanışmayla bir arada hareket etmemiz gerektiğini, politik olan bu cinayetlere karşı politik bir mücadele etmemiz gerektiğini biliyoruz.

Pembe Hayat ve Kaos GL’nin Cinsel Yönelim ve Cinsiyet Kimliği Temelli İnsan Hakları İzleme Raporu 2013-2014-2015-2016-2017 yayınının somut talepler listesi niteliğinde sonuç kısmını okumanın da gerekli olduğunu düşünüyorum. Bu kısımdan birkaç örnek vermek gerekirse;

  • Lezbiyen, gey, biseksüel, trans ve intersekslerin (LGBTİ) eşit yurttaşlık haklarının Anayasa’da teslim edilmeli ve “cinsel yönelim, cinsiyet kimliği ve interseks durumunun” (CYCKİD) korunan kategoriler arasında Anayasa’nın ayrımcılık maddesinde kapsamalıdır.
  • T.C. Anayasası, Türk Ceza Kanunu, Medeni Kanun, Kabahatler Kanunu gibi kanunlar ile çeşitli kamu kurum ve kuruluşlarında uygulanan yönetmeliklere dâhil olan “genel ahlak”, “kamu ahlakı”, “müstehcenlik”, “iffetsizlik” ve “yüz kızartıcı suçlar” gibi muğlâk ifadeler mevzuattan çıkarılmalı ya da LGBTİ’lerin aleyhine yorumlanamayacak şekilde yeniden düzenlenmelidir.
  • TSK’nın Sağlık Yeteneği Yönetmeliği’nde eşcinsellik ya da transseksüelliğin “cinsel kimlik ve davranış bozuklukları” olarak nitelendirilmesinin ve askerlikten muaf tutulma sürecinde eşcinsel, biseksüel ya da trans bireylerin maruz kaldıkları onur ve haysiyet kırıcı uygulamalar bertaraf edilmelidir.
  • Eğitim, istihdam ve sağlık kamu ve özel kurum ve kuruluşları ile hizmetlere erişim alanlarında LGBTİ’lerin yaşadıkları hak ihlallerini bertaraf edecek toplumsal ve kurumsal eğitim programları devletin pozitif yükümlülüğü olarak uygulanmalı ve takip edilmelidir.[8]

Son olarak belirtmeliyim ki, AKP- Saray iktidarının memlekette var olduğu ilk günden itibaren LGBTi+’ların lehine yönelik herhangi bir çalışma yapılmamıştır. Tam aksine LGBTİ+’lar tekelleşmiş medyada yok sayılmış ve gündeme getirilmemiştir. Dile getirildiğinde ise ayrımcı bir dille hedef gösterme söz konusu olmuştur. Nefret suçlarının pek azının yargıya taşınması ve taşındığı takdirde bir karşılığının olmaması cinayetleri perçinlemiş ve toplum gözünde LGBTİ+’lara yönelik nefret söylemlerini, ayrımcılığı ve şiddeti artırmıştır. Bu koşullarda her gün trans cinayetleri işlenmektedir. Cinayetler korkunç boyutlara ulaşmıştır. Yaşam hakkının nerede olduğunu sorguladığımız bugünlerde bir arada örgütlü bir mücadele şarttır. Bunun farkında olarak bulunduğumuz her alandan, kampüslerden, sokaklardan, ses çıkarabileceğiniz her mecradan yaşam hakkı savunulmalıdır. Ta ki bir kişi daha eksilmeyene dek…

Dipnotlar

[1] SPOD (Sosyal Politikalar Cinsiyet Kimliği ve Cinsel Yönelim Çalışmaları Derneği) – ‘Ayrımcılık Ve Nefret Suçları’ https://www.youtube.com/watch?v=sGy_IwXzb1A

[2] https://m.bianet.org/bianet/kultur/121867-bedenimizin-sinirlari-dunyamizin-sinirlari-degildir

[3] Kaos GL (Kaos Gey ve Lezbiyen Kültürel Araştırmalar ve Dayanışma Derneği) – “2018 Medya İzleme Raporu”  http://www.kaosgldernegi.org/yayindetay.php?id=248

[4] Kaos GL, Pembe Hayat, Lambdaİstanbul, Kırmızı Şemsiye Cinsel Sağlık ve İnsan Hakları Derneği, SPOD, LİSTAG, TransEvi, Genç LGBTİ+ Derneği gibi çalışma yürüten dernek ve toplulukların dışında neredeyse her şehirde ve her üniversitede bu alanda faaliyet yürüten bir topluluğa ulaşmak da mümkün.

[5] İncelenen 2442 metnin 164’ünde LGBTİ+’lar metin konusu olmayıp sadece isim olarak yer aldığından incelemeden çıkarılmıştır. Geriye kalan 2278 haberden 1148’i hak odaklı habercilik kapsamında incelenmiş ve bunlardan 1130’u hak odaklı haberciliğe aykırı bulunmuştur. http://www.kaosgldernegi.org/yayindetay.php?id=248

[6] Kaos GL (Kaos Gey ve Lezbiyen Kültürel Araştırmalar ve Dayanışma Derneği)  – ‘LGBTİ+’ların İnsan Hakları 2018 Yılı Raporu’  http://www.kaosgldernegi.org/yayindetay.php?id=259

[7] Kaos GL  (Kaos Gey ve Lezbiyen Kültürel Araştırmalar ve Dayanışma Derneği) – ‘2018 Yılında Türkiye’de Gerçekleşen Homofobi Ve Transfobi Temelli Nefret Suçları Raporu’ http://www.kaosgldernegi.org/yayindetay.php?id=253

[8] Raporun kalan kısmını okumak isterseniz buradan ulaşabilirsiniz. Pembe Hayat  ‘Cinsel Yönelim ve Cinsiyet Kimliği Temelli İnsan Hakları İzleme Raporu’ – http://www.pembehayat.org/yayinlar/detay/1635/cinsel-yonelim-ve-cinsiyet-kimligi-temelli-insan-haklari-izleme-raporu-2013-2014-2015-2016-2017