3. Havalimanı İşçilerinin Haysiyet Direnişi – İbrahim Sarıkaya

     “Hiçbir şey “olanın ötesine doğru atılmaktan daha insani değildir…ve dünya üstündeki insanlar gidişatın yönünü değiştirip onu henüz kararlaştırılmamış bir hedefe doğru çevirebilirler-kurtuluşa veya cehennem azabına doğru.” Ernst Bloch

14 Eylül sabahı 3. Havalimanı’nda çalışan işçilerin kötü çalışma koşulları ve iş cinayetlerine karşı eyleme geçmelerinin ardından havalimanı inşaatında çalışan işçilerden bir grubun sosyal medyaya düşen videosunda şöyle diyordu bir işçi arkadaş:

“Hız yüzünden orada 3 kişi vefat etti. Yarım saat önce de şurada bir arkadaş vefat etti. İçimiz acıdı hepimizin. Şu an kendimden nefret ediyorum. Yani “ben insan mıyım” diyorum. Değerim yok mu benim bu ülkede? Ben ne şartlar altında yaşıyorum…İçler acısı, biz insan değiliz, şu an insan görmüyoruz kendimizi.” [1]

“Kendimizi insan görmüyoruz” diyen çığlığın bir bıçak etkisi yarattığı binlerce işçinin gün boyunca çoğalarak direnmesi, gece de 547’sinin koğuş kapılarının Jandarma tarafından  kırılarak göz altına alınmasıyla ortaya çıktı: “herkes insan gibi yaşasın” diye yapılan öznesi belirsiz, muğlak bir demokratikleşme programının siyaseti ile “eyleme geçmeseydik insan kalamayacaktık” diyen bir öznenin -işçi sınıfının- talepleri net siyaseti arasındaki sınırı yontup belirgin kılan bir bıçak…

İşçi arkadaşın “ben insan mıyım” sorusunda ifadesini bulan “insan” kavramını aydınlanma siyasetinin soyut/hümanist öznesi “insan”dan ayırt edebilirsek, sözü geçen “insan olma/insanlıktan çıkma” karşıtlığının sınıf deneyiminin bugünkü maddi temellerine işaret ettiğini kavrayabiliriz. Esnek ve güvencesiz emek rejiminin dayattığı sömürünün, yok saymanın, incitmenin, kimliksizleştirmenin gelip dayanabileceği alt çizgiyi ifade ediyor “insanlık.” O çizgiden aşağısı yok; çünkü orada haysiyet -yani özsaygı- yok. Haysiyetin ilk şartı: bir eşyadan, bir vidadan, yola dökülen çimentodan farkını kendine hatırlatabilme kapasitesi. Yaşamı her boyutuyla metalaştırmanın belki de en acımasız sonucu bu kapasitenin yitimi. İşte şimdi harekete geçen işçiler, haysiyetlerini yitirme tehlikesini sezip, bu tehlikeyi bertaraf etmek için söz alanlar…[2]

Bu direnişin, Saray Faşizmi’nin 90’ların Kürt Savaşı’nda sivrilen türkçü-devletçi kontrgerilla ile ittifak halinde Başkanlık Dönemeci’ni kazasız belasız atlattığı; siyasal ve toplumsal muhalefetin “sermayenin zamanı” içinden üretmeye çalıştığı muğlak bir demokratikleşme programına dayalı çıkış arayışının bıktırıcı bir sonuçsuzlukla umutsuzluktan başka bir şey üretmediği bir konjoktürde, 3. Havalimanı gibi bir “mega projenin” inşaatında patlaması ayrı bir önem taşıyor. Nasıl ki, Gezi Parkı Direnişi AKP dönemindeki bütün doğa katliamını kendi bedeninde mekansallaştırmasının ardından bütün toplumsal muhalefetin ortaklaşma imkânı olan bir Haziran İsyanı’na dönüşmüşse, 3. Havalimanı inşaatı gibi mekanlar da 90’lar sonrasının esasen AKP döneminde ivmelenen proleterleşme dalgasına dayanacak yeni emek siyasetinin meşruiyetini, hattını ve repertuvarını kurma imkânı taşıyor.

Bu repertuvarın içindeçok temel bir yörünge şimdiden billurlarmış durumda: işçilerin haysiyet talebi. 5 yıl önce, Haziran İsyanı’nın hemen ardından değerli emek tarihçisi Metin Özuğurlu bunu şöyle ifade ediyordu: “ Ben sendikacılık tarihinin iyi bir öğrencisi olmaya çalışırım; bugüne kadar bu tarih içinde “onurumu korumak için sendikalaşıyorum” dendiğine rastlamadım; ama bu topraklarda son 5 yıldır bu gerekçeden başka bir sendikalaşma gerekçesi duyulmaz oldu. Bir insana kesintisiz bir şekilde meta muamelesi yapılmasından daha onur kırıcı ne olabilir? İnsanı, varlığı itibarıyla güvencesiz kılmak, öz-saygısı üzerinde hoyratça tepinmek daha az mı onur kırıcıdır? Mülksüzler bakımından piyasa gerekleri, boğucu bir kapandan başka nedir ki?”[3]

Haysiyet talebinin esas vurucu potansiyeli onun farklı toplumsal kesimleri birleştirici kapasitesinde yatıyor. “İslamcılar hak yemez” diyerek iktidara gelen ardından Türkiye tarihinin en büyük mülksüzleştirme, metalaştırma, kimliksizleştirme siyasetini hayata geçiren siyasal islamcı bir iktidarın kendi eliyle siyasal islamın ahlaki bütün iddialarını çökerttiği –yani kurucu yeteneğini yitirdiği- bir dönemde somut sınıfsal taleplerin ifadesi olarak haysiyet hakkı çok farklı kesimleri birleştirebilecek hegemonik bir politik güzergah üretme kapasitesine tekabül ediyor.

 

Proleter Kamusal Mekan: Mübadele Mantığı’nı Aşındırmak

 

“Mesele Umut etmeyi öğrenmektir.” diyen diyalektiğin sihirbazı Ernst Bloch’un çeşitli okumalara açık bir arayüzü andıran felsefesinin önemli kavramlarından biri: Henüz Değil. “Henüz-Değil; kendinden bir süreç doğuran, kendi içeriğinin açığa vurulmasına meyleden köken olarak, maddî süreçteki Eğilimi karakterize eder.” Bu eğilim “içeriğinde” çözülmeyi bekleyen “hiyeroglif sır”lar ya da “İzler” barındırır. Bu sırların çözülmesidir ki, “Henüz Değil”i “Oluşmakta Olan’a” fırlatır, bunu yapacak olan “dünyaya yardımı olacak şeyi bizzat dünyada ara”yan insanlardır.[4]

Bloch’un ayakizleri üzerinden giderek, havalimanı işçilerinin “tahtakurusu”nu, işçi sınıfının maddi yaşam koşullarının bütün sırlarını barındıran bir hiyeroglif olarak önümüze fırlattığını söyleyebiliriz. Henüz değil: çünkü tahtakurusu var. Ama eylem de –yani dünyaya yardımı olacak şeyi bizzat dünyada arayanlar da- var ki tahtakurusunun bilgisini ediniyoruz. Ve anlıyoruz ki oluşmakta olan da mayalanıyor; bu mayada bir tarafın payına korku düşüyor -ki 24 işçi tutuklanıyor- diğerinin payına ise  “Henüz Değil”in bilgisine sahip bir Umut. Umudun korkuyla mücadelesinde kimin bitap düşeceği açık değil mi?

İşçilerin eylemleri dolayımıyla bizi kendimize geri fırlatma çabalarını paranın mübadelesine dayalı “değer” dünyasının karşıtı olarak konumlandırmak gerekiyor. Baudrillard’ın “bir şeyin mübadelesinin arkasında daima hiçbir şeyin mübadelesi vardır” uyarısı paraya dayalı bir eşdeğerlik sistemi olarak kapitalizmin bizzat haysiyet gibi değerlerin düşmanı olmasına dairdir.[5] Haysiyet gibi değerleri kapsayan bir proleter kamusal mekan stratejisi sistemin değersizleştirme siyasetini aşındıracak bir kalkış noktası olabilir.

Proleter kamusal mekan kavramsallaştırmasını Negt ve Kluge’nin proleter kamusal alana dair nitelikli çalışmalarından hareketle yapıyorum. “Burjuva kamusal alanın karşısında etkili başka kamusal alan biçimleri olabilir mi?” sorusunu takiben şöyle diyor Negt ve Kluge: “Burjuva kamusal alanından apayrı bir deneyimsel anlamı olan, proleter kamusal alanı kategorisine ulaştık…Tarihin akışındaki kopuşlar —krizler, savaş, teslim olma, devrim, karşı devrim— proleter kamusal alanının içinde oluştuğu toplumsal güçlerin somut takımlaşmasının göstergesidirler.”[6] Negt ve Kluge’nin kullandığı “kamusal alan” yerine “kamusal mekan” kavramını, son 20-30 yıldır gelişen sınıf ve mekan literatürüne atıfla, “sınıfın başka şeylerin yanında mekansal bir olgu da olduğu” tespitinden hareketle kullanıyorum. Negt ve Kluge’de önemli olan mekanın sınıf deneyimiyle ilişkisini açığa çıkaracak bir kapı aralamış olmasıdır. Dolayısıyla tahtakurusunun mekanı esasen sınıfın deneyiminin mekanıdır. Ezcümle, şu sonuca ulaşmış oluyoruz: Bu mekanları paranın mübadelesine dayalı “değer”dünyasını aşındıracak mekanlar olarak dayanışma ve mücadele ile inşa etmek, işçi sınıfı mücadelesinin önemli gündemlerinden biridir.

Ancak böyle bir tahayyülü kapsayan bir strateji işçi sınıfı içindeki işi koğuş arkadaşını anadili üzerinden yakmaya kadar götüren milliyetçi faşist eğilimleri de[7], inşaat işçileri üzerindeki baskı ve disiplin mekanizması olan ve şantiyenin gündelik yaşamında bir hakaret odağı olarak işleyen çavuş (dayıbaşı) sistemini de, “mega projenin” açılış tarihi 29 Ekim’e yetişmesi için bütün üretim sürecini hızlandıran ve bunun sonucunda iş cinayetlerini amansızca arttıran piramitvari taşeron yapısını da yıkabilir.

 

Notlar:

 

Tahtakurusunun vaadi yıkıcıdır: yaratıcı yıkıcılık…

[1] Video için bkz. https://www.youtube.com/watch?v=jSfNcN_vgcE

[2] Direnişin maddi koşulları, sermaye ve devlet boyutu ile ilgili bkz. Hakan Koçak, Köle Değiliz İsyanı ve Düşündürdükleri https://www.evrensel.net/haber/361739/kole-degiliz-isyani-ve-dusundurdukleri ; Onur Bakır, Devlet 3. Havalimanı İnşaatına Ne Zaman Gider https://www.evrensel.net/haber/361518/devlet-3-havalimani-insaatina-ne-zaman-gider .

[3] Metin Özuğurlu, Devrime hasret kalmış insanlık ve siyasetini arayan halk sınıfları http://sendika62.org/2013/06/metin-ozugurlu-gezi-direnisini-degerlendirdi-devrime-hasret-halkmis-insanlik-ve-siyasetini-arayan-halk-siniflari-124470/

[4] Ernst Bloch, Umut İlkesi – Cilt 1 (Çeviri: Tanıl Bora, İletişim Yayınları, 3. baskı – Ekim 2013) s. 19-38.

[5] Jean Baudrillard, İmkânsız Takas, (Çeviri: Ayşegül Sönmezay, Ayrıntı Yayınları, 2.Baskı – 2012) s. 9-30.

[6] Alexander Kluge ve Oskar Negt, Kamusallık Ve Tecrübe – Burjuva Ve Proleter Kamusallığın Analizine Doğru, (Çeviri: Müge Atala, Nota Bene Yayınları, 2018) Giriş.

[7] İki çocuk babası, Diyarbakırlı işçi Mehmet Aytaç 3. Havalimanı inşaatı şantiyesinde Eylül 2016’da Kürtçe konuştuğu için, koğuş arkadaşı tarafından üzerine 6 litre benzin dökülerek yakılmıştı. Proleter kamusal mekan stratejisi hayata geçirilebilirse Kürt işçilerin yıllardır faşist devlet politikalarına karşı yürüttüğü ulusal demokratik mücadelenin işçi sınıfını bölen bir milliyetçilik çeşidi değil,  işçi sınıfının mücadelesine güç katan bir deneyim ve militanlık kaynağı olduğu ortaya çıkacaktır. Bu koşullarda proleter mekan siyaseti, kendi sınırlarının ötesine geçebilir, haysiyetli bir barış için kalkış noktalarından birine dahi dönüşebilir.