Akademisyenin Hayatta Kalma Rehberi – Nazlı Bülay Doğan

Ceren Damar cinayetinin bir kez daha bize hatırlattığı gibi, toplumsal sorunların da toplumsal mücadelenin de cinayetlerle belirlendiği bir dönemden geçiyoruz. İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği (İSİG) Meclisi tarafından 2018 yılında raporlanan en az 1923 iş cinayeti oldu.[1] Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu yine 2018 yılında 440 kadının ve 26 çocuğun erkekler tarafından öldürüldüğünü açıkladı.[2] Sayılar bu kadar yüksek olunca rakamlar da isimler de önemsizleşmeye başlıyor. Önemsizleşse de, haber değeri yokmuş gibi görülse de, bunlar yine de kamuoyuna ulaşabilen ve bu sayede bilinen cinayetler. Güvencesiz hayat koşulları içinde aralarından sadece birkaçının haber olabildiği trans birey ve göçmen/mülteci cinayetlerini de bu tabloya eklersek, baştaki yargının ne kadar doğru olduğunu bir kez daha fark ediyoruz. Verdiğimiz mücadele, hayatta kalma mücadelesidir!

Katili bulmak için maktule bak!

Cinayetin bireysel bir olgu olduğu, katil ile mağdur arasında gerçekleşen kendi başına bir mesele olduğu görüşü, liberal düzenin yücelttiği bireyci bakış açısının ürünüdür. Her cinayetin toplumsal bir bağlamı olduğu gibi, birçoğu da aslında siyasi durumla yakından ilişkilidir. Günümüz Türkiyesi’nde bu bağlam hiç olmadığı kadar açık. Ekonomik krizin etkilerinin geciktirilmesi işlevi gören ve bu nedenle her türlü denetimden muaf olarak desteklenen bir kısa vadeli kârlılık alanı olarak inşaat sektörünün iş cinayetlerinin en çok yaşandığı sektör olması tesadüf değildir. Ev içi rollerle kutsallık atfedilen, ancak kocasına ve devletine biat ettiği ölçüde değerli kılınan kadın imgelerinin toplumsal ilişkileri belirlediği bir dönemde, raporlanan kadın cinayetlerinde %450’ye varan inanılmaz artışlara[3] rastlanması da aynı ölçüde tesadüf değildir. Bu eğilim, sadece iş ve kadın cinayetleri ile de sınırlı değildir. Göçmen/mülteci cinayetlerindeki ve trans cinayetlerindeki artışı da – kamuoyuna yansıyan tek tük olaylarla bile – gözlemlemek mümkündür. Cinayetlerdeki bu artışın bir sebebi, bazılarına göre toplumdaki genel şiddet eşiğinin artmış olmasıdır.[4] Ancak bahsi geçen kategorilere bakıldığında, bunun genel bir şiddet eşiğinden fazlasına işaret ettiği açıktır. Şiddet, her zaman ezileni, sömürüleni ve zayıf olanı bulur. Dönemimizin belirleyici özelliği, siyasi sistemin özenle inşa ettiği eşitsizlik ve zayıflığın toplumsal düzeyde şiddetle kabul görmesi olabilir.

Kadın düşmanlığı ve akademinin değersizleştirilmesi

Henüz üzerinden bir ay geçmemiş olan bir olay üzerinden bu durumu somutlamakta fayda var. 2 Ocak Çarşamba günü, Çankaya Üniversitesi Hukuk Fakültesi İş ve Sosyal Güvenlik Hukuku Ana Bilim Dalı Araştırma Görevlisi Ceren Damar Şenel, kopya çekerken yakaladığı ve hakkında tutanak tuttuğu öğrencisi Hasan İsmail Hikmet tarafından öldürüldü. Genç bir kadın akademisyenin, görev tanımında yer alan bir faaliyet sebebiyle şiddete uğraması ve hayatını kaybetmesi, birçok kişinin tepkisini çekti. Akademinin ataerkil kültürü üzerine verimli tartışmalar yapıldı.[5] Hatta sadece feminist ya da sol çevrelerde değil, eski/yeni sevgilisi/kocası tarafından öldürülen hiçbir kadın ya da trans bireyin olamayacağı kadar genel kamuoyunda kendine yer bulduğu bile söylenebilir. Çünkü öldüren erkek onun “sahibi” değildi. En azından aile temelli muhafazakar bakış açısı bu olay özelindeki farkı böyle yorumluyordu. Unutulan ya da pek fazla dillendirilmeyen başka bir noktaysa, kadına karşı şiddetin sadece muhafazakar politikalarla beslenmediğiydi. Bu sefer öldürme hakkını kendinde gören, kadının “sahibi” olan / kadını ezen değil akademisyenin “sahibi” olan / akademisyeni ezen, vakıf üniversitesi müşterisiydi. Ceren Damar olayı, hem kadın hem de akademisyen olarak şiddet görmenin kesiştiği yerdir.[6]

Eğitimin piyasalaşması, öğrencinin müşteriye dönüşmesi, akademik çalışmanın hem itibarsızlaştırılması hem de güvencesizleştirilmesi gibi birbirine zincirleme gelişen etkenler, Ceren Damar’ın öldürülmesinde başrol oynamıştır.[7] Elbette bütün üniversitelerin ama özellikle vakıf üniversitelerinin bu konudaki sicilleri hiç temiz değildir. Sigortasız merdiven altı çalıştırılan asistanlardan, parça başı iş yapma tarzında cüzi ücretlerle ders veren kadrosuz öğretim elemanlarına, senelik sözleşmeler ve performans kriteri baskısı altında dönem başına beş altı ders vermeye zorlanan öğretim üyelerine, vakıf üniversitelerinin öncü oldukları özel yükseköğretim sistemi akademisyenler için özel sektörün en güvencesiz iş kollarından biri haline gelmiştir. Tüm bunlara bir de, akademiye özgü aşırı rekabetçilik, kariyerizm, birçok genç ve özellikle kadın akademisyen için geçerli olan cam tavan engeli,[8] diğer mesleklerden kopuk olma hali – işten atılma durumunda başka iş bulmanın zorluğu – ve hiyerarşide üstte olanın lehine işleyen baskıcı okul teamülleri eklendiğinde, akademisyenlik mesleği maddi ve manevi güvencesizliğin en dayanılmaz hallerinin somutlaştığı zeminlerden biri haline gelmiştir. Normlara uymayan kadınların değersizleştirildiği bir toplumda, güvencesizlik tarafından böylesine itibarsızlaştırılmış bir meslekte çalışan Ceren Damar’ın öldürülmesi halen daha şaşılacak bir durum olarak kabul ediliyorsa, o halde bu cinayete zemin hazırlayan son ve en önemli etkene gelebiliriz.

Faşizm bunun neresinde?

Ocak 2016’da Barış İçin Akademisyenler tarafından yayınlanan “Bu Suça Ortak Olmayacağız” Bildirisi, Kürt illerinde devam etmekte olan şiddetin son bulması için devlete çağrıda bulunan bir metindi. Bu metne karşı devlet nezdinde gelişen saldırgan tepki, imzacı yüzlerce akademisyenin ihraç edilmesine, başka işlerde çalışmalarının engellenmesine, tehdit edilip saldırılara uğramalarına, yurtdışına çıkışlarına yasak konulmasına, BAK imzacılarının deyimiyle “sivil ölüme” mahkum edilmelerine sebep oldu.[9] Öte yandan iktidar blokları arasındaki savaşın ürünü 15 Temmuz Darbesi sonrası Cemaat üyeliği suçlamaları, başka bir ihraç dalgasını daha getirdi. Sonuç olarak, gerçekleştirilen bu cadı avları, geniş bir terörizm etiketi yoluyla, zaten var olan güvencesiz çalışma koşullarına ek olarak akademinin tamamını etkileyecek şekilde itibarsızlaştırılmasına sebep oldu. Ancak bu itibarsızlaştırma, güven(ce)sizleştirme ve zayıflatmanın AKP iktidarı tarafından yukarıdan aşağı indirilen bir balta olduğunu düşünmemek gerekir. Birçok devlet ve vakıf üniversitesi yönetimi, bu süreçlere gönüllü olarak destek verdi ve hatta zor, tehdit ve sindirme yollarını da kullanarak, bu süreçlerin ortağı ve devam ettiricisi oldu. Akademinin piyasalaşmasının kristalize olmuş anlarından tanıtım günlerinde akademisyenlerin tek tip tişörtle tanıtıma katılmaya zorlanmasından, mütevelli heyeti toplantılarında akademisyenlere terörist suçlamaları yapılmasına ve elbette ki 15 Temmuz anmalarına katılımın zorunlu tutulmasına kadar baskıya dayalı birçok yönetme taktiği, vakıf üniversitelerinde yaşanmaya başlandı.[10]

Bir başka önemli konu ise, Ceren Damar’ın çalıştığı Çankara Üniversitesi özelinde görüldüğü gibi, ülkü ocaklarıyla bağlantılı faşist çetelerin varlığı ve bu çetelerin üniversite yönetimi ile yakın ilişkisidir. Ki bu durum, üniversite çalışanları tarafından da öğrenciler tarafından da dile getirilmiştir. Olayla ilgili haberlerde bilgi kaynakları için kullanılan “isminin gizli kalmasını isteyen akademisyen,” “isimlerinin gizli kalması koşuluyla konuşan öğrenciler,” “geçen yıl mezun olan ve adının açıklanmasını istemeyen bir öğrenci” türündeki nitelemeler durumun vahametini açıkça ortaya koymaktadır.[11] Bunun Çankaya Üniversitesi’ne özgü bir durum olduğunu düşünmek yanıltıcıdır. Halkla ilişkiler çalışmalarına eğitimden çok daha fazla bütçe ayıran vakıf üniversiteleri, bir o kadar çabayı da hak ihlalleri, hatalı işlemler ve hatta kendi personelinin isminin karıştığı yargı süreçlerine dair medyada olumsuz imaj yaratacak haberlerin yer almaması, yapılan haberlerin de kaldırılması için sarf etmektedir. Okul içinde de bu tarz bilgi sızdırmalarına karşı gerek üniversite çalışanlarını gerek öğrencileri koşullara göre ya okuldan/işten atmakla tehdit etmekte ya da milliyetçi-muhafazakar ideolojiyle uyumlu olmayan tüm toplumsal muhalefeti karşısına alan faşist çeteler yoluyla sindirmektedir. Üniversite yönetimleri otoriter neoliberalizmin tüm keyfiyetinden faydalanırken, siyasi olarak kayırdığı grupların şiddet ve tehditlerine bu kontrol mekanizmasını sağlamak uğruna göz yummaktadır. Henüz üniversite yönetimi tarafından bilfiil yaralama ya da öldürülme olayı olmamış ya da en azından böyle bir durum haberleştirilmemiştir. Ancak vakıf üniversitesi çalışanlarının tanıklıkları, öğrencilerle tartışma yaşadıktan sonra kar maskeli gruplar tarafından darp edilmenin, açıktan tartaklanmanın, sözlü tehdide uğramanın, vakıf üniversitelerinin sıradan halleri olmaya başladığını göstermektedir.

Burada vakıf üniversiteleri özelinden çıkıp Türkiye geneline bakmakta fayda vardır. Türkiye analizleri için yakın zamana kadar geçerli bir kavramsal çerçeve sunan neoliberal otoriterleşme yerini faşizmin devlet düzeyinde inşası aşamasına devretmiştir. “Yürütmenin devletleşmesi” olarak tanımlanabilecek bir yeni güç merkezi oluşumuyla yukarıdan aşağıya bir faşizm ilmek ilmek örülmektedir.[12] Buna bağlı olarak vakıf üniversitelerinde yaşayan bu şiddet ortamının, faşizmin toplumsal bir taban yaratma aşamasına geçildiğinin göstergelerinden biri olduğu düşünülebilir.

Ceren’den sonra bize düşen

Bu karamsar tabloda bizim mücadelemiz nerede filizlenecektir? İlk adım elbette ki, Ceren Damar’ı aramızdan alan bu cinayetin bizi uyandırdığı uykuya geri dönmemek olacaktır. Akademisyenlerin, özellikle de hiyerarşi basamağının altlarında yer alan en güven(ce)siz çalışma koşullarına sahip olan genç (ve özellikle de kadın) akademisyenlerin hak ihlallerini – ki yaşam hakkı ihlali bunun en son aşamasıdır – duyulur kılmalıyız. Sonrasındaysa, bu ihlallere karşı güçlü bir mücadele örgütlenmelidir. Şu anda belirli vakıf üniversiteleri bünyesinde ve özellikle de kadın çalışanlara karşı gördüğümüz bu baskı ve şiddet atmosferi, piyasalaşma, güvencesizleşme ve itibarsızlaşma eğilimleri devam ettikçe, tüm vakıf üniversitelerine ve devlet üniversitelerine artan biçimlerde etki edecektir. Dolayısıyla bu mücadele sadece vakıf üniversitesi çalışanlarının mücadelesi değildir. Bu mücadele, vakıf ya da devlet tüm üniversite bileşenlerinin mücadelesidir. Güvenli ve güvenceli çalışma koşullarının olmadığı, yönetim kaynaklı işinden edilme ya da kaynağı belirsiz şiddet görme korkusunun her an yaşandığı bir ortamda sağlıklı bir öğretim faaliyeti elbette ki olmayacaktır. Üniversitede niteliği/değeri oluşturan en önemli unsurlardan biri hem verdikleri eğitimle hem de yürüttükleri araştırmalarla genç akademisyenlerdir. Gözden çıkarılabilir unsurlar olarak düşünülmeleri, aslında bu akademisyenlerin öğretim faaliyetinin kilit taşı olduklarının üniversite yönetimleri tarafından unutulmasından ya da önemsenmemesinden ileri gelmektedir. Bize düşen bunu hatırlatmak ve bunun mücadelesini örmektir. Hayatta kalmak için ihtiyacımız olan rehber ancak bu ortak mücadelenin ürünü olacaktır.

[1] İSİG yıllık ve aylık olarak iş cinayetlerini raporlamaktadır. İlgili istatistik bu linkten alınmıştır: http://www.guvenlicalisma.org/19796-hangi-savasta-bu-kadar-arkadasimizi-kaybediyoruz-2018-yilinda-en-az-1923

[2] Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu da kadın cinayetleriyle ilgili İSİG’e benzer bir raporlama faaliyetinde bulunmaktadır. http://kadincinayetlerinidurduracagiz.net/veriler/2869/kadin-cinayetlerini-durduracagiz-platformu-2018-veri-raporu

[3] Bu rakam, yine Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu’nun 2008-2018 yılları arasındaki verilerine dayanmaktadır. 2008-2017 arası cinayetlerin artışı ile ilgili NTV’deki habere bakılabilir: https://www.ntv.com.tr/kadina-siddet/son-10-yilda-2337-kadin-siddet-gorerek-hayatini-kaybetti,IlrCsnm8G0KFBXRnyWuE8A. 2018 verisi ise, üstteki alıntıda verdiğim rapordan alınmıştır. Rakamlardaki bu artışta, cinayetlerin bilgisine ulaşıp bunları görünür kılmaya yönelik mücadele eden grupların etkisi vardır. Ancak rakamların kendisinin de yıllar içindeki artışın da çok yüksek olması, aslında somut olaylarda bir artış olmadığı sadece daha görünür oldukları argümanını boşa düşürmektedir.

[4] Deniz Bağrıaçık, t24’deki  yazısında Müge Anlı’nın programına çıktıktan sonra kamuoyunda geniş yankı bulan Palu ailesi cinayetlerini, eski erkek arkadaş şiddetinin mağduru olan Buket Yıldız ile Zeynep Hüsünbeyi’yi, babası tarafından ödevini yapmadığı için dövülerek öldürülen Mert Can’ı, öğrencisi tarafından öldürülen Ceren Damar’ı ve bir polis tarafından evinde öldürülen Hande Şeker’i bir arada düşünmek gerektiğini haklı olarak savunmaktadır. http://t24.com.tr/yazarlar/bilinmeyen/palu-ailesi-ve-ufak-tefek-cinayetler,21344

[5] Konuyla ilgili Selda Tuncer’in nitelikli yazısına bakılabilir: http://www.5harfliler.com/ceren-damarin-ardindan/?fbclid=IwAR2GukAKQp6d-ASUp3TMXiSqx5cl3wKdJ9b1inNUOnSmTa0M8NG8195Dmdg

[6] Kesişimsel (intersectional) feminizm hakkındaki tartışmalar bu konuda ufuk açıcıdır.

[7] Ceren Damar cinayetinden hareketle akademideki piyasalaşma ve itibarsızlaşmayı ortaya koyan Emre Gürcanlı’nın yazısı önemlidir. Bkz. http://www.guvenlicalisma.org/19804-bir-akademisyen-cinayetinin-ekonomi-politigi-emre-gurcanli

[8] Cam tavan engeli (Glass ceiling), genellikle kurumlarda kişilerin belli bir kademenin üstüne geçmesini engelleyen görünmeyen bariyerleri anlatmak için kullanılır. Bu bariyerler çoğunlukla kadınlara ve azınlıklara karşı konmuştur.

[9] Barış İçin Akademisyenler’in kendilerini tanımladıkları Hakkımızda metni için bkz. https://barisicinakademisyenler.net/node/1

[10] Burada sayılan örneklerin hepsi yaşanmış durumlar olup, bunlara maruz kalan ve bu bilgileri aktaran akademi çalışanlarının rızası alınmadığı için üniversite ismi kullanılmamıştır.

[11] Bu alıntılar BBC Türkçe’den yapılmıştır. Bkz. https://www.bbc.com/turkce/haberler-turkiye-46758890

[12] İlhan Yıldırım bu yapılanmayı “alaturka faşizm” olarak kavramsallaştırmaktadır. Bkz. http://siyasihaber4.org/alaturka-fasizm