Barışa Barış Diyebilmek – Nazlı Bülay Doğan

On günde başlayıp biten savaşların zamanında yaşıyoruz. Devlet çıkarlarının, siyasi alışverişlerin hiç olmadığı kadar açık olduğu; milliyetçilik söylemlerinin resmi ve ana akım mecralarda yer bulsa da, gündelik hayata tutunamadığı zamanlar bunlar. 9 Ekim 2019’da Türkiye tarafından başlatılan “Barış Pınarı Harekâtı”nın sessizce su yüzüne çıkardığı, üst siyasetin ardında kalan konular, gündelik siyaseti derinden etkiliyor. Tüm bunların arasında, Ocak 2016’dan Temmuz 2019’a Türkiye akademisini hallaç pamuğuna çeviren Barış Akademisyenleri üzerine tekrar düşünmek, savaşların düşünsel coğrafyadaki kalıcı etkilerini anlamak için iyi bir fırsat sunuyor.

Akademiden ihraçlar, cadı avları ve fazlası

Türkiye’deki akademinin dönüm noktalarından biri 11 Ocak 2016. Tarihe geçen hareketlerden farklı olarak, bu günü tarihi hale getiren olayın – “Bu suça ortak olmayacağız” başlıklı bildirinin 1128 imza ile yayınlanmasının – önemi uzun vadede değil çok kısa süre içinde ortaya çıkacaktı. Bu bildiri, change.org adlı internet sitesinde metni gören birçok kişi için yaşanan olayların vahametine kıyasla hafif olarak nitelendirilebilecek bir tepkiydi. Ancak metnin tarihi değer kazanması, hemen ertesi gün, dönemin cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın bu metni imzalayan akademisyenleri “aydın müsveddesi, cahil” ve benzeri hakaretlerle hedef tahtasına oturtmasıyla başlamıştır. Erdoğan’ın bu karşı-hareketi ve devamında başlayan cadı avı, Temmuz 2019’a kadar hızını kesmeyecek bir sürecin temel taşı olmuştur.

Akademisyenlere yönelik baskılar ne 2010’ların Türkiye’sine ne de AKP iktidarına özgü bir gerçekliktir. “Üniversite Reformu” ihraçları (1933), Pertev Naili Boratav, Niyazi Berkes ve Behice Boran gibi sol isimlerin üniversiteden uzaklaştırılmaları (1946), 27 Mayıs’ın mirası 147’ler (1960) ve 12 Eylül mirası 1402’likler (1980) gibi tarihi anlar, akademisyenlerin iktidara yönelttikleri eleştirilerin sonucunda alınan tepkilerdir. Ancak akademiye yönelik baskılar hiçbir zaman sadece akademiyle alakalı değildir. 1930’lar Kemalist hareketin meşruiyet endişeleriyle şekillenmiş, 1940’lar soğuk savaşın tüm Batı Bloğu’nu saran antikomünizm propagandasına esir olmuş, 1960 ihraçları iktidar bloğundaki çatlakların akademiye kesilen faturası haline gelmiş, 1980 ise neoliberal düzenin zor yoluyla inşa edilmesi yolunda akademinin payına düşen olmuştur. OHAL dönemindeki KHK ihraçlarıyla beraber 2016-2019 Barış Akademisyenleri olayı ise, AKP iktidarının derin siyasi ve ekonomik krizlerden kurtulmak için kendine biçtiği yol olan otoriterleşmenin, tek adam rejiminin ve açık faşizm koşullarının vardığı sonuçlardan yalnızca biridir.

Barış Akademisyenleri, ülkedeki ezilenlerin birçoğundan farklı olarak, madun olmadığı – sesini duyurabilecek imkânlara sahip olduğu için – ulusal ve uluslararası kamuoyunda AKP iktidarına karşı bir tepkinin şekillenmesini sağlayabildi. Hak ihlallerinin, baskıların ve akademisyenlerin maruz kaldığı “sivil ölümün” duyulur olması, elbette ki tüm devlet baskısı mağdurlarının hayrına olmuştur. Yaratılan bu kamuoyunun yanı sıra, ceza alma pahasına siyasi duruşlarından ödün vermeyen akademisyenlerin varlığı diğer mücadelelere de güç vermiştir. Temmuz 2019’da o sırada iki ayı aşkın süredir hapiste olan Füsun Üstel’in de aralarında olduğu 10 akademisyenin Anayasa Mahkemesi’ne yaptıkları bireysel başvuru ile ilgili verilen hak ihlali kararı, Barış Akademisyenleri sürecinin hak kazanımıyla çözülmesinin birincil faili olmuştur. 2017’den bu yana süren yargılamalarda 654 akademisyen mahkemeye çıkarken, davası sonuçlanan 204 akademisyenin tamamı hapis cezasına mahkûm olmuştu.[1] Yaşanan maddi ve manevi baskılar, dinmeyen sızı intiharlar, yargı süreçlerinde alınan hasarların çok ötesine vardı. AYM’nin kararından sonraysa, karşı propaganda denemelerine rağmen, tüm süreç hızlı bir şekilde tersine döndü. Füsun Üstel’in tahliyesinin ardından mahkemeler duruşma olmaksızın beraat kararlarını vermeye başladı. 18 Ekim tarihiyle Füsun Üstel’in beraat kararının verilmesi, sürecin olumlu gözüken gidişatının perçinlenmesidir.

Değişen, değişmeyen: Üst siyasetin koyu gölgesi

BAK mücadelesini ve mücadelenin aktörlerini yadsımadan, sorulması gereken bir soru daha var: Türkiye siyasetinde ne değişti de Barış Akademisyenleri’ne yönelik yargı yoluyla kurulan baskıların kalkması mümkün hale geldi? OHAL düzenlemeleri, Cumhurbaşkanlığı kararnameleri ve halen devam eden hukuksuz birçok uygulamanın yanında Temmuz 2019’daki AYM kararı ile sözde hukuk devletine dönüş sinyalleri verilmesinin sebeb-i mucizesi nedir? Elbette ki akla gelen ilk cevap, üst siyasetteki önemli değişim olan AKP’nin 31 Mart yerel seçimlerinde, İstanbul başta olmak üzere Türkiye’nin neredeyse tüm önemli şehirlerini muhalefetteki CHP ve HDP’ye kaybetmesidir. Seçim sonuçları, hem kayyum tehdidine rağmen Kürt seçmenin HDP’den vazgeçmediğini gösterdi hem de Batı’da AKP’ye karşı CHP adaylarının – özellikle İstanbul’da Kürt seçmenler başta olmak üzere – farklı seçmen gruplarını bir araya topladığını kanıtladı. Sonun başlangıcı yorumlarına sebep olan seçimlerin Haziran’da yenilenmesi, durumu AKP lehine değiştirmek bir yana farkı daha da açtı.

Gelinen noktada, uluslararası arenada Türkiye için tek alternatif olma vasfını çoktan yitirmiş olan AKP, iç arenada da kendi seçmeninden gelen ekonomik krizin faturasıyla yüzleşmek zorunda kaldı. Ekrem İmamoğlu’nun “kapsayıcı” yeni bir sistem içi aday olarak yükselmesi, AKP’nin içinden çıkacak yeni partiyle ilgili çalışmaların hızlanması, AKP’nin 2002’den bu yana özenle büyüttüğü “vuran ve veren devlet baba” figüründe veren olma ihtiyacını bir kez daha hissetmesine yol açtı.

Barış Akademisyenleri hak ihlalinden kaynaklanan gerçek bir mağduriyettir. Ancak AKP’nin taktiği bu mağduriyeti, egemenler arası çekişmenin bir aracına dönüşme tehlikesiyle yüz yüze bırakmış vaziyette. 17 Ekim tarihinde yasalaşan Yargı Reformu’ndaki olumlu düzenlemeler, yine yargı kaynaklı hak kayıplarının önüne geçebilir. Ancak bu kazanımların arkasında da bir kez daha, takım elbisesiyle iyi hal indirimi bekleyen AKP’nin olduğu unutulmamalıdır.

Barış sözü, barış mitingi, barış harekâtı

Barış Akademisyenleri’nin beraat ettiği ve yargı reformunun yasalaştığı bugünlerde AKP’nin “iyi hali”ne inanmanın mümkün olmamasının elbette ki en temel sebebi, 9 Ekim’de başlatılan Barış Pınarı Harekâtı’dır. “Suriye Milli Ordusu’yla birlikte Suriye’nin kuzeyinde PKK/YPG ve DEAŞ terör örgütlerine karşı” başlatıldığı ilan edilen harekât, 17 Ekim’de başlayan ateşkes ile şimdilik son bulmuş gözüküyor.[2] Her ne kadar Trump’ın düzeyi düşük tehdit mektubu üzerinden ateşkesin ABD’nin Türkiye’ye dayatması olarak okunması mümkün olsa da; ateşkesin kabul edilmesinde, Rusya’nın müdahalesi yoluyla Esad yönetimi ile SDG/Kürt özerk yönetimi arasında kurulan anlaşma ve Türkiye ile ABD’nin Suriye coğrafyasındaki güç kaybı merkezi bir öneme sahip.[3] Devletlerarası güç dengelerinin doğrudan etkisinin bu kadar hissedilir olduğu Suriye’deki savaşın bölgedeki yıkıcı etkileri bir yana, içeriye yansımaları da son derece vahim olmuştur.

Barış sözü söyleyenlerin bir Barış mitinginde katledilmelerinin neredeyse yıldönümünde “barış” adını kullanarak bir savaş başlatmanın affedilir bir tarafı yoktur. “Türkiye’deki işsiz güçsüz Suriyelileri ülkelerine geri göndereceğiz” diye harlanan, “Kürt teröristleri öldüreceğiz” diye daha da büyütülen milliyetçilik, savaşın yoğun propagandalarla sürdüğü 8 gün içinde medyaya yansıyan kadarıyla Kürtçe konuştukları için bir gencin öldürülmesine, bir yaşlı adamın da darp edilmesine yol açtı.

Ateşkes sürecine giren “harekât” sırasında bölgede yaşayan insan hakları ihlalleri ile ilgili bilgiler ise, ana akım medyanın durmaksızın servis ettiği yüksek doz milliyetçilik söylemlerinin arasından sızıyor. Suriye Gelecek Partisi Sekreteri Kürt kadın siyasetçi Hevrîn Xelef’in Türkiye destekli Suriye Milli Ordusu (SMO) mensupları tarafından işkenceyle öldürülmesi[4] yandaş medyanın bu infazı bir propaganda aracı olarak kullanmak istemesiyle üstü kapatılamadan iç kamuoyuna da yansıdı. Uluslararası Af Örgütü’ne göre Suriye’de ölen sivillerin sayısı 200’ün üstünde. SMO’ya bağlı milisler ağır insan hakları ihlalleri ve savaş suçu işliyorlar. 300 binden fazla kişinin yerlerinden edildiği bildiriliyor.[5]

Barış Akademisyenleri’ni yeniden düşünmeyi gerektiren yer de tam olarak burasıdır. Ocak 2016’da yayınlanan “Bu suça ortak olmayacağız” bildirisinde Silvan, Nusaybin, Cizre ve Silopi başta olmak üzere çatışmaların yaşandığı bölgedeki yaşam hakkı, özgürlük ve güvenlik hakkı, işkence ve kötü muamele yasağı gibi hak ve özgürlüklerinin ihlali konu edilmişti. Kalıcı bir barış için çözüm yollarının kurulması talebi gibi daha uzun erimli taleplerden önce ivedilikle istenen birincil talep “Devletin vatandaşlarına uyguladığı şiddete hemen şimdi son vermesi” olmuştu.[6]

Günümüzdeyse, uluslararası kamuoyunda büyük yer bulan savaş karşıtlığı Türkiye içindeki baskılarla ancak çok cılız bir yer bulabildi kendine. 10 Ekim anmasına polis saldırısının doğal kabul edildiği, harekâta dair barış talebi paylaşımlarının terör propagandası olarak operasyon sebebi sayıldığı, milletvekillerinin basın açıklaması yapmalarına dahi izin verilmeyen bir siyasal ortamda, elbette ki eleştirel sesin cılızlığına çok da şaşmamak gerekir. Sonuçta mevcut baskılar, muhalefetin gücünü düşürmek ve cesareti kırmak için en etkili yöntemlerdir.

Ancak bir de, doğrudan olmayan, tortusunu bırakan baskılar vardır. Barış Akademisyenleri’ne yönelik üç yılı aşkın süre devam eden baskı ortamı her ne kadar yargısal anlamda kazanımla sonuçlansa da, bu sürecin tüm muhalif kesimleri baskılayan bir tortu bıraktığını gösteren en büyük gösterge Barış Pınarı Harekâtı’na karşı söylenen barış sözünün büyüyememesidir. “Bu suça ortak olmayacağız” adlı bildiri üzerinden gelişen süreç, akademinin baskı ve mücadele tarihine yazılmıştır. Ancak ne yazık ki yaşadığımız topraklarda barış talebi sadece 2016’ya özgü bir mesele değildir. 2016’da olduğu gibi 2019’da da ve belki daha ileriki zamanlarda da barış talebini savunmak, temel bir meseledir. Karşı duruş sergilemek, baskılara karşı durabilmek elbette ki çok değerlidir. Ama bir kez bu karşı duruşu sergilemek ve sonrasında “işinde, gücünde olmak” bizi tüm gelecek suçlardan azade kılmayacaktır. Savaşa savaş diyebilmek gibi “barışa barış diyebilmek”[7] de her dönemin işidir.

Notlar

[1] http://bianet.org/bianet/ifade-ozgurlugu/200980-2017-den-2019-a-234-akademisyenin-beyani-bianet-te

[2] https://www.birgun.net/haber/baris-pinari-harekati-gun-gun-neler-yasandi-272985

[3] https://www.evrensel.net/haber/389052/prof-dr-hamit-bozarslan-operasyonla-iside-genis-bir-alan-acildi

[4] http://www.jinnews6.xyz/TUM-HABERLER/content/view/121658

[5] https://www.dw.com/tr/af-%C3%B6rg%C3%BCt%C3%BCnden-t%C3%BCrkiyeye-su%C3%A7lama/a-50892434

[6] https://barisicinakademisyenler.net/node/62

[7] Füsun Üstel, Kasım 2016’da yazdığı yazısında Aslı Erdoğan ve Necmiye Alpay için bu sözü “işinde, gücünde olmanın” karşısına koyarak söylemiştir. https://www.birgun.net/haber/isinde-gucunde-olmak-134474