Derinleşme Siyaseti Üzerine Notlar 1 – İbrahim Sarıkaya

Türkiye’de 2010 yılından beri süren siyasal kriz 2018 yılındaki yeni ekonomik kriz döngüsüyle birleşerek Cumhur ve Millet İttifakı arasında şekillenen –A Haber ve Fox TV’de simgelenen- egemen siyasetin giderek kemikleşmesine neden olmaktadır. Son 17 yıldaki 17. sandığa gidiş sürecinde bu blokların kendi arasındaki büyük küçük farklılar da giderek erimekte “tek millet tek bayrak tek vatan tek devlet” üzerindeki konsensüs sermayenin tiranlığı ile birleşerek egemen siyaseti aynılaştırmaktadır.

Toplumsal muhalefetin Haziran 2013’te, siyasal muhalefetin 7 Haziran 2015’te kazandığı somut ve moral başarılar İttihatçı ve İtilafçı raylara yerleşen Cumhur ve Millet İttifakı’nın -kelimenin bütün anlamlarıyla– siyaseti yok etmesiyle eritildi. Türk ve Kürt Halkları barışınca Ali İsmail’in yoluyla Medeni Yıldırım’ın yolunun kesişip Ankara’yı alt edeceğini görenler, henüz Çözüm Süreci devam ederken 2014’te “Çöktürme Planı”nı devreye soktu. Sonuç: memleketin Batı’sında ve Kürdistan’da, Daniel Bensaid’in François Furet’den aktardığı nefis cümlede ifadesini bulan yerleşikleşmiş ruh hali oldu: “Hepimiz olduğu haliyle bu dünyada yaşamaya cezalandırılmışız.”[1]

Katı olan her şeyin buharlaştığını biliyorduk da bunun hızlandırılmış bir versiyonunu 2000’li yılların ikinci on yılında bu yoğunlukta yaşayacağımızı tahmin edemezdik. Neler yaşanmadı ki? Devletin kurucu kirişlerinin çatlamasını da gördük, İsyan’ı da… İsyan’ın ardından gelen restorasyonu da gördük, ekonomik krizi de…Darbeyi de gördük, devlet katında adım adım faşizmin inşasını da… Bunların hiçbiri yaşanmasaydı ve kaleme alacağımız bir romana, ülke sınırında savaştan harap olmuş bir bölgedeki çocuklara oyuncak götüren 33 üniversitelinin, devletin desteklediği çeteler tarafından bombalarla katledildiğini anlatan bir bölüm ekleseydik, pek çok kişi “abartmayın, o kadar da değil” derdi. Keza, diğer bölümlerde Ankara’nın göbeğindeki Barış mitinginde silahsız 102 insanın yine bombalarla katledildiğini; Silopi’de Taybet Ana’nın cenazesinin 7 gün sokakta kaldığını, Cizre’de 10 yaşındaki Cemile’nin cenazesini kokmasın diye annesinin buzdolabında sakladığını yazsaydık, muhtemelen “bu kadar  ajitasyona gerek yok” diyen yayıncılar romanımızı yayınlamazlardı bile.  En çıldırtıcı olansa, gündelik hayatın ritminin  bu gerçeklerin soğuğunda hiç bozulmamış olması…Yer yarılmadı, hiç kimse de içine girmedi.

Bize düşen bu süreğenleşmiş çürüme sürecine açıklamalar üretmek, o açıklamalara yaslanarak çıkışsızlığı teorize etmek ve kendine yazıklanma halini yaymak değil, mümkün olan en kısa sürede bu ablukayı dağıtacak kanalları, bütün yaratıcılığımızla zorlamaktır. Evet tek çare, geleceğin mücadele yataklarının nüvesini bugünden, belki tek bir ilişkiden, tek bir okuma grubundan, iş çıkışı bir çay sohbetinden, basit bir dayanışma ilişkisinden başlayarak örmektir. Farklı güzergahlardaki mücadeleleri ortak politik bir hatta işçi sınıfı çıkarları esasında koordine edecek tarihsel form partidir. Bugün böyle bir devrimci parti(miz) yok. Varsın olmasın… Var kabul edip, gerçekten olasıya kadar, bir örgüt disipliniyle birbirine iliştirecek mücadeleler örgütlememiz önünde engel olan nedir? Devrimci bir işbölümü yapıp, hiç yoksa güven ilişkileri kuracak, o ilişkileri yaygınlaştıracak yataklar açmamız önünde engel olan nedir? Yok, parti varmış gibi yapan “iyi huylu bir şizofreni” değil önerdiğim, daha çok  bu toprakların mücadele hafızasını bize aktaran tarihimize yaslanarak, örgütlü ilişki biçimini en azından kendimizde, yakın çevremizde, okuma grubumuzda, sıra arkadaşımızla, işçi arkadaşımızla var etmek…

Vedat Türkali anlatır, Güven’de:

Yıllar önce Kerim Sadi, TKP’yi yadsıyan, yöneticilerini küçümseyen bir konuşma yapmış derler Sultanahmet Cezaevi’nde.

-‘Ne partisi; hani nerde parti?’ demiş alaylı bir biçimde.

Dramalı genç bir tütün işçisi ayağa fırlamış göğsüne vurarak,

-Abe benim parti, demiş. Ne sorup durursun Parti’yi, na karşındayım işte…[2]

Bütün bu çürümüşlük, yokluk, çıkışsızlık anlarında dahi “abe benim parti” diyenlerin,  devrimci mücadelenin geçmişinden öğrendiklerini bugünün deneyimiyle harmanlayarak bir devrimci gelecek perspektifi oluşturmayı zorlayanların güzergahına “derinleşme siyaseti” adı veriyorum. Derinleşme siyaseti, teorik ve pratik bütün çabaların –mücadelenin içinden- incelikle tartışılmasını, bu tartışmaların işaret ettiği örgütlenmelerin inatla, sabırla hayata geçirilmesini gerekli kılıyor. Ancak böyle bir yönelimle, terazinin toplumsal alan çalışmaları kefesine de, siyasal özne kefesine de gerekli ağırlığı koyarak, mevcut sorunların üstesinden gelecek bir birikime ulaşabiliriz.

Bir gerilla tarzıyla…

1970’li yıllarda devrimci mücadelenin sözlüğüne yeni bir kavram girdi: fococuluk. Gerilla hareketlerinin gelişmesi, silahlı mücadelenin teorik altyapısını kurmayı gerekli kıldı. İspanyolca’da ocak anlamına gelen foco sözcüğünden yararlanılarak her 4-5 kişilik gerilla birimine foco adı verildi. Her foco, ileride devrimi yapacak olan -hali hazırda ise inşa sürecinde olan- örgütün bir nüvesi olarak görülüyordu. Fococuluk çoğu zaman, kendisini örgütün yerine koyan militanların silahlı mücadeleyi fetişleştirdiği gerekçesiyle eleştirildi.

Fococuluğun ortaya çıktığı koşullar çok farklı bir düzlemde de olsa, bugünün mücadelesine benzerlik arz ediyor. Hali hazırda devrimci mücadeleyi yürütecek bir siyasal öznenin olmadığı, varolan yapıların toplumsal etkisinin sınırlı olduğu, buna mukabil varolan muhalif potansiyelin, islamcı, milliyetçi akımlar tarafından emildiği günümüz mücadele konjoktürü bizi bulunduğumuz her toplumsal mecrada (işyeri, üniversite, mahalle…) ileride devrimi yapacak örgütün nüvesini bir gerilla gibi bütün bedenimiz ve bilincimizle yaratmayı zorunlu kılıyor.

Toplumsal hayatın bütününe sinen (neo)liberal hegemonya, ülkemizde bir de faşist ve  islamcı politikalarla katmerlenerek, sadece siyasal alanı egemen siyasetin dümen suyunda şekillendirmiyor, toplumsal hayatın bütününe biyopolitikasıyla, militarizmiyle sirayet ederek, her adımımıza hakim olan bir kontrol aygıtı kuruyor. Bu cendere ancak fococuluğun militanlığına benzeyen bir siyasi mücadele çizgisini var ederek ve onu karşılayacak politik-pratik tohumları, tam da sistemin beslendiği tarlalara ekerek kırılabilir. Bu mücadele tohumları bir yandan her toplumsal mecrada kendi hayatının öznesi olmak için kolektif mücadeleyi sırtlanacak yeni öznelerin ortaya çıkmasını sağlarken, bir yandan da mevcut hegemonyada onulmaz yaralar açacaktır.

12 Eylül’den bu yana, bilinçli ya da bilinçsiz esasen bu tohum atma hattına çekilmiş olan devrimcilerin yaptıklarının anlamlı bir karşılığa dönüşme potansiyelinin olduğunu Haziran İsyanı gösterdi. İş yerlerinde, mahallelerde, ezilen kadınlar ve lbgti+’ler arasında, çevre mücadelesinde, üniversitelerde ve bilumum başka toplumsal mecrada yürüyen mücadelelerin birbirinden kopuk olsa da, yerele  sıkışsa da, siyasallaşamasa da, mevcut hegemonyada kalıcı hasarlar verme potansiyelinin olduğu, İsyan’ın şenlikli günlerinde binlerce isyancının kafasına kazındı.

O halde, Haziran’ın kapısını araladığı şeyin, bir toplumsal mücadeleler dalgası olduğunu, İsyan’dan 6 yıl sonra, faşizmin devlet katında yerleşikleştiği koşullara rağmen söylemek abartı sayılmaz. Memleket halâ daha Haziran’ın ruhunu verdiği bir dizi toplumsal patlamaya gebedir. Bu patlamaları örgütleyen, mücadeleyi sırtlanan kadrolar, bir adım ilerisini de düşünerek, devrimci mücadeleyi bir iktidar mücadelesine sıçratacak örgütün inşasını mayalamalıdır.

Bir gerillanın silahını kapitalist iktidarı ayakta tutan mekanizmalara doğrultması misali,  bugünün mücadelesini sırtlanan Türkiye devrimci hareketinin kadroları, neoliberal hegemonyanın kendisini var ettiği her toplumsal pratiğe, bedeniyle bilinciyle bir politik silah olup, karşılık vermeli.  Bu silahın hedefi faşizmle bezenmiş neoliberal hegemonya, zırhı sabır, kurşunu mücadele, tetiği “hareketin hareket halindeki doktrini Marksizm”dir (M.Çayan). Şurası kesin: bu dönem devrimi getirmeyecekse de onu yaratacak bir tarihsel yarık, faşizmin alt edilmesiyle açığa çıkaracaktır.

Faşizmin alt edilmesi sorunu, devrimci örgütün inşa süreciyle içiçe geçmiştir. Bu birleşik görev silsilesi, ilk olarak bir dizi yerleşik yargıyı, edinilmiş alışkanlığı sorgulamayı görev edinen, buradan türettiği eleştiri ve özeleştirilerle hem toplumsal mevziler kazanan hem de bu mevzilerde toplumsal olan ile siyasal olan arasındaki duvarları gerilla gibi dinamitleyecek bir derinleşme siyasetini gerekli kılıyor. Bu yönelim bir dizi yakıcı konu hakkında net siyasal çözümlemeler oluşturmayı, neyi ne için yaptığını bilen kadrolar açığa çıkarmaya ihtiyaç duyuyor. Kısacası derinleşme siyaseti, kadroları bir gerilla ruhuyla siyaseten teçhizatlandırma hedefidir.

[1] Daniel Bensaid, “Sıçramalar! Sıçramalar! Sıçramalar!”, s. 174, Yeniden Lenin içinde, der. Slavoj Zizek vd, (Otonom: 2011).

[2] Vedat Türkali, Güven Cilt 1,  s 110. (Everest:2004).