Devletin kutsallık perdesini aralamak* – Nazlı Bülay Doğan

Fotoğraf: Newsweek Dergisi

Türkiye’deki siyasi düşüncenin temel tartışma konularından bir tanesi her zaman devlet olmuştur. Elbette ki ulus-devletlerin halen görünürdeki en etkin yasa yapıcı olduğu küresel düzende, devletten bahsetmek, onu anlamayı kendine dert edinmek anlamlıdır. Ancak Türkiye gibi devletin elinin haddinden fazla hissedilebilir olduğu coğrafyalarda, bu tartışma daha da alevlenmektedir. 1980’lerden beri süregiden devlet tartışmasının şu anda yeni bir anlam kazanmasının nedeni, yakın dönemdeki siyasi değişikliklerdir. Ekonomik kriz, doların yükselişi derken göz ardı edilse de, Erdoğan tarafından Temmuz 2018’de atanan bakanlar kurulu, sermaye sınıfından ithal birçok bakan ile radikal bir yönelime işaret etmektedir. Devlet ile toplum ilişkisine dair tartışmalardan hareketle bu yeni yönelimin tetikleyeceği çelişkiler üzerine düşünmek, devlete dair ön kabulleri yıkan verimli bir bakış açısına sebep olabilir.

Düşünsel bir yolculuk: Devlet-i Aliyye’den Neoliberal Devlete

Şerif Mardin, Çağlar Keyder, Ayşe Buğra ve Türkiye toplumsal düşünce tarihinde yer etmiş daha birçok araştırmacıya göre devlet, geçmişten bugüne Türkiye’deki toplumsal yapıyı dışarıdan belirleyen sürekli bir özerkliğe sahiptir. Bu bakış açısının en tehlikeli yanlarından biri, sınıfsal çelişkilerin ve sömürünün üstünü örtmesidir.[1] Diğer yandan, Osmanlı tarihinin düz bir çizgi gibi okunması ve Osmanlı toplumsal yapısının homojen bir bütün olarak görülmesi gibi sorunlar, düşünsel zeminde son derece önemli hatalardır. Ancak ilk bahsettiğim tehlike – toplumla devlet arasında bir ikilik öngörmek ve devleti sınıf mücadelesinin dışında genel çıkarı yansıtan bir bütün olarak kabul etmek, Ellen Meiksins Wood’un belirttiği gibi,[2] kapitalizmin yarattığı bir ayrımdır ve kapitalist ilişkilerin yeniden üretimi için gerekli bir yanılsamadır. Bu nedenle de sınıf mücadelesini törpüleyen bir akademik yönelime sebep olur.

Bâb-ı Âli Gravürü

Bu gelenekle ilgili eleştirilerin bir başka ayağı, 1980’lerde popülerleşen bu görüşün aslında, 1980 sonrası neoliberal devlete bakarak bu tahlili yaptıklarını ve dönemin devletinin aslında tarihsizleştirilmiş bir güçlü devlet geleneği yüzünden değil, neoliberal dönüşüm için gerekli bir otoriter devletçilik anlayışı ile siyaset alanına hâkim olduğu üzerinedir.[3] Buna göre küreselleşme literatürünün ulus-devletlerin iflası argümanının tersine devletler, sermayenin önünü açmak için daha merkezi, müdahaleci ve otoriter bir anlayış geliştirmişlerdir.

Elbette ki bu eleştiriler, Türkiye ve Osmanlı siyasi tarihinde devletin birincil bir aktör olarak yer almış olduğunu yadsımaz. Vurgulanmak istenen nokta, devletin bu merkeziliğinin kendiliğinden oluşmuş, toplumdan kopuk ve sınıf ilişkilerinden bağımsız yekpare-değişmez bir devlet anlayışı anlamına gelmediğidir. Farklı sermaye gruplarıyla kurduğu ittifaklar ve farklı güç odaklarından gördüğü baskılarla değişen, dönüşen bir devletten bahsetmemiz gerekmektedir.

Vazgeçilmez devlet sermaye ilişkisi

Resmi tarih 1980 darbesini, devlet babanın ‘kardeş kavgası’na engel olmak için yaptığı müdahale olarak okumaktan ayrı bir haz duyar. Oysa 1980 darbesi, neoliberal küreselleşmenin önünü açacak, daha basit bir dille, sermayenin rahat hareketi ve düşen karlılık oranlarını yükseltmek için, başta işçi sınıfınınkiler olmak üzere kazanılmış toplumsal hakların budanmasını öngören 24 Ocak Kararları’nın uygulanmasından başka bir kazanç getirmemiştir. Şebnem Oğuz’un Türkiye özelinde kullandığı, Polantzas’ın otoriter devlet biçimi kavramsallaştırması otoriter devletin olağanüstü bir devlet biçimi değil, tersine kapitalist devlet tipinin olağan biçimlerinden biridir. Bu doğrultuda Türkiye’de, 1980’lerde oluşan ekonomi bürokrasisinin 1990’larda tüm devlet mekanizmasına hakim olması ve yasama-yürütme-yargının tamamının aşamalı olarak neoliberalleştirilmesi gerçekleşmiştir. Bourdieu’nün deyişiyle devletin güçlenen sağ eli (ekonomi politikaları) sosyal hakları dağıtan sol elini (sağlık, eğitim ve benzeri politikalar) tamamen sakatlamıştır.[4]

2000’lerle birlikte sermayenin farklı kesimlerinin desteğini almayı başaran AKP iktidarı, sermayenin ihtiyaçlarını karşılamak üzere var olan neoliberal otoriter devlet biçimini pekiştirmiştir. Şebnem Oğuz’a göre “kamu-özel sektör diyalog mekanizması” yoluyla sermaye ile etkileşimin arttırılması ve “stratejik koordinasyon” adı altında devletin merkezileştirilmesi bu işbirliğini somutlayan önemli ayaklardır. AKP’nin 2011 sonrasındaki siyasi kadrolaşması ise, yine Oğuz’un sözleriyle, “birikimin hızla değişen koşullarının idaresini kolaylaştırmak üzere yetkinin doğrudan sermayenin bürokrasi içindeki güncel temsilcilerinde, yani siyasi iktidarda toplanması” olarak okunmalıdır.

Cumhurbaşkanlığı Külliyesi (Fotoğraf: Anadolu Ajansı)

Haziran 2018 sonrasında kurulan başkanlık rejiminin ilk hükümetine baktığımızdaysa, artık devletin sermaye ilişkilerine eklemlenmesi ya da kontrolünün dışında, sermayenin doğrudan devlete eklemlenmesi şeklinde anlayabileceğimiz bir süreç karşımıza çıkıyor. Çağlar Özbilgin’in “şirket tipi başkanlık sistemi”[5] olarak tanımladığı bu sistemde, devletin yönetimi sorumluluğun patronun altında çalışan bakanlara bırakıldığı ancak karar almanın patronun iki dudağı arasında olduğu şirket tarzı bir yönetim biçimine girmiştir. Bunun haricinde, bakanlar kuruluna giren birçok sermayedarın açığa çıkardığı gibi, yeni dönemin devleti tamamen sermaye lehine kararlar alan bir mekanizmaya dönüşecektir.

Maya okulları sahibi Ziya Selçuk’un Eğitim Bakanı olması, Medipol Hastaneleri’nin bağlı olduğu vakfın başkanı Fahrettin Koca’nın Sağlık Bakanı olması, Karon Mühendislik ve Ticaret şirketi CEO’su Ruhsar Pekcan’ın Ticaret Bakanı olması ve pek tabii ki aslında bu yazının çıkış noktası olan, ETS Turizm’in sahibi Mehmet Ersoy’un Kültür ve Turizm Bakanı olması, sermayenin doğrudan devletin bir parçası olmasının görünen yüzüdür.

Bu ilişkinin görünmeyen yüzü, Türkiye’nin dört bir koldan sarıldığı Suriye savaşından muzaffer çıkacağını ümit eden, savaş ekonomisinin cezbeden kârıyla ve yıktıkları şehirleri yeniden inşa etme hırsıyla dolup taşan Türkiye sermayesi olmuştur. Ekonomi dibe çökerken, lira tarihinde görülmemiş bir değer kaybına uğrarken, neden Türkiye sermayesinin köşebaşlarını tutanlar, uluslararası piyasaların bile güvenmediği Berat Albayrak’a bu kadar itibar ediyor diye sorgulamadan önce, tüm bunların bilinmesinde fayda var.

Uzun sözün kısası

Gelelim bu yazının çıkış noktası olan Mehmet Ersoy’a… “Özel olan politiktir” şiarını takip ederek belirtmem gerekir ki, Mehmet Ersoy’un bakanlık görevine geldiğini bir arkadaşımdan gelen mesajla öğrendim. Bana bu haberin özel olarak gelmesinin sebebi, Mehmet Ersoy’un sadece ETS Turizm’in sahibi olmaması, aynı zamanda kardeşi Murat Ersoy vasıtasıyla Atlasjet firması ile de yakın ilişki içinde olmasıydı. 2007 yılında, abimin de içlerinden biri olduğu 57 yolcusuyla beraber düşen, sonradan öğrendiğimize göre havacılık jargonunda ‘uçan tabut’ olarak bilinen MD serisi uçağın biletini satan Atlasjet ya da şimdiki adıyla AtlasGlobal firmasından bahsediyorum. Bu uçakların sorunlu olduğu tüm camiada bilinmekteydi ve söz konusu uçağın içinde uçmasını engellemesi gereken yüzlerce kusur raporlarla tespit edilmişti. Buna rağmen uçağın uçmasında sakınca görmeyen, aldığı rüşvetlerle ünlü Sivil Havacılık Genel Müdürü Ali Arıduru ve yardımcısı Oktay Erdağı sadece ‘görevi kötüye kullanma’ suçuyla sembolik cezalar aldılar. Uçağı uçuran ve biletini satan Atlasjet’in sahipleri ise hiçbir ceza almadılar.[6] Yıllar süren dava süreci sonunda tecelli etmeyen adalet, devlet-sermaye ilişkisini o uçakta canlarından can olan aileler için hiç olmadığı kadar aşikâr hale getirdi.

Zaman geçer, acılar taze kalır. Atlasjet kazası, kâr-zarar hesaplarının ve insan hayatının yok sayılmasının yaktığı birçok candan sadece bir örnek olarak tarihe geçti. Sermayenin kazanma hırsı yüzünden hayatlarından olan binlerce insanın, emekçinin olduğu bir ülkede, sermayeye karşı tarafını seçmek hiç de zor değil. Devletin sermayeyle olan ilişkisini aşikâr hale getirmesi, onun da tarafını belli etmesi, belki de artık bu topraklarda yüzyıllardır var olan kudretli ve tarafsız devlet imgesinden tamamen kurtulmak için hayırlı bir iş olacaktır. Neoliberal dönemin vahşi sermaye ilişkileri, 1970’lerde bıraktığımız refah devletinin artıklarını üstünden silkeleyen otoriter devleti sonuna kadar besliyor. Türkiye Devleti’nin ‘kudreti’ kendinden menkul bir özellik değil; doğrudan doğruya sermaye sınıfıyla kurduğu ilişkilerden kaynaklanmaktadır. 2018 Türkiyesi’nde devletin toplumsal sınıflardan özerk bir bütün olduğunu düşünmek, hiç olmadığı kadar gerçekdışı bir tahayyül haline gelmiş durumdadır. Bizim de artık devletle aramıza özenle astığımız kutsallık perdesini aralamanın zamanı geldi.

Notlar:

* “Kutsallık perdesini aralamak,” demistifikasyon kavramı için kullandığım Türkçeleştirme önerisidir. Türkçe’ye çevirisi oldukça güç olan ‘demistifikasyon’ için hâlihazırda kullanılan birkaç öneri bulunmakla beraber, bu konu özelinde en uygun Türkçeleştirmenin bu olduğuna karar verdim. Bu konudaki desteği için Jülide Kayaş’a teşekkür ederim.

[1] Bu eleştirinin iyi örneklerinden biri, Demet Dinler’in Praksis’te yayınlanmış olan “Türkiye’de Güçlü Devlet Geleneği Tezinin Eleştirisi” makalesidir. Kendi yazımda da, aksini belirtmediğim sürece, bu makaledeki argümanları kullanmaktayım.

[2] Dinler’in makalesinde atıf verdiği kaynak için: Wood, Ellen Meiksins (2016). “Sivil Topum ve Kimlik Politikaları,” Kapitalizm Demokrasiye Karşı, Tarihsel Maddeciliğin Yeniden Yorumlanması (Çev. Şahin Artan) içinde, 275-303. İstanbul: Yordam.

[3] Şebnem Oğuz’un “Türkiye’de Kapitalizmin Küreselleşmesi ve Neoliberal Otoriter Devletin İnşası” (2012) makalesi bu görüşün temel metinlerinden biridir.

[4] Pierre Bourdieu (2015). Devlet Üzerine, Collège de France Dersleri (1989-1992) (Çev. Aslı Sümer), İstanbul: İletişim.

[5] Şirket tipi başkanlık sistemi ile ilgili daha ayrıntılı bilgi için Çağlar Özbilgin’in sendika.org’taki yazısına bkz. http://sendika62.org/2018/07/sirket-tipi-baskanlik-sistemi-neoliberal-krizin-modeli-erdogana-bicilmis-kaftan-mi-caglar-ozbilgin-503542/

[6] http://www.diken.com.tr/57-kisinin-oldugu-atlasjet-kazasinda-genel-mudur-hakkindaki-beraat-karari-bozuldu/