Faşizmin Zamanına Direnmek – İbrahim Sarıkaya

Nurdan Gürbilek, Yusuf Atılgan’ın yapıtlarındaki -kendi deyişiyle- “taşra sıkıntısı”nı incelediği  çalışmasında şöyle bir cümle kurar: “Taşranın kendisini taşra olarak aynştırabilmesi için, kendisinden esirgenmiş bir başka yaşantının, kıyısına itildiği bir merkezin farkına varması, kendisini onun gözüyle görmesi, onun karşısında kendisini eksik, yoksun hissetmesi gerekir. Taşranın ufku her zaman büyük şehirdir. Ona ufuk açan da, onu ufkun berisine kapatan, taşra kılan da büyük şehirdir. Taşra, içinde yaşayanlara ancak o zaman dar gelmeye, içi boşalmış bir dış gibi gelmeye, onları o zaman boğmaya kalkar.”[1]

Gürbilek’in burada kurduğu denklemi, “Haziran İsyanı” ve Saray faşizmi arasında kurarak (hatta Harold Bloom’un kasttettiği anlamıyla yanlış okuyarak)  şunu iddia edeceğim: Haziran, Erdoğan’ın taşrasında “bizden esirgenmiş bir yaşantının” ufukta bir an parlamasıydı, büyükşehirdi, çıtaydı.[2] O yüzdendir ki, Haziran İsyanı bugünün içini boşaltan onu daraltan, olumsuzlayan bir dinamik, üretken bir sıkıntı olarak “işliyor tıkır tıkır yanımızda.”[3] Bu neden önemli, şundan: müstakbel bir isyanın yatağı toplumsal zeminler için bugünün kurucusu, Saray faşizmi değil, Haziran İsyanı’dır. Ona bu hüvviyeti veren her şeyden çok bir zamansal müdahale olmasıdır.

Bu müdahaleyi kavrayabilmek için, Fernand Braudel’in “zaman günlerin bir toplamından ibaretti”[4] dediği kronometrik bir parametre olarak zaman (saatin zamanı) anlayışını bir yana bırakarak hepsi de aynı anda varolan çoğul zamansallıklar olduğunu kabul etmek gerekiyor. Zamanı –farklı biçimlerde de olsa- bu katmanlandırma girişiminin Marx’tan Gramsci’ye, Braudel’den Althusser’e, Bloch’tan Chakrabarty’ye ve elbette Benjamin’e uzanan bir şeceresi var. Biz -şimdilik- bütün bu külliyatın  merkezindeki argümanı anmakla yetinelim: işçi sınıfının ve sermayenin farklı dinamiklerle işleyen farklı zamansallıkları vardır.

Haziran İsyanı’nı özgül kılan da işçi sınıfının kendi içinde eylediği zamansallığından –kendiliğinden- türettiği bir güçle, uzun erimli bir sermaye siyasetine ket vurabilme imkânı yaratması olmuştur. Müdahale budur. Başkanlık Dönemeci’nin ancak faşizm koşullarında dönülebilmesinin nedeni de budur. Türkiye özelinde işçi sınıfının kendi zamansallıkları üzerine düşünmeden önce, Başkanlık Dönemeci üzerinde durmak gerekiyor.

Başkanlık Dönemeci

 

Kapitalizmin insan-insan/insan-doğa ilişkilerini dönüştürebilme kapasitesinin artması  olarak neoliberalizmin (ya da sermayenin son 40-45 yıldır yaşadığı yeniden yapılanmanın) Türkiye’deki sermaye sahiplerine sunduğu imkânlar, Türkiye devletinin uzun bir tarihsel arka plana sahip faşist idare teknikleri ile birleşince, siyasal alanı daraltırken yürütme erkini güçlendirmeye dayalı küresel eğilimi bu topraklarda da uygulamanın önünde hiç bir engel kalmadı. Bu strateji AKP’den çok önce oluşturulmuş, bir ölçüde de tamamlanmıştı.[5]

AKP’yi seleflerinden ayıran ve daha güçlü kılan ne sermayenin yeni strajesine uyumsuz bürokrat ve ordu mensuplarını ebed müddet tasfiye etmek, ne de kâh Çözüm Süreci taktiğini kâh faşist idare tekniklerini kullanarak Kürtleri yeniden ve yeniden kolonize etmeye yönelik hamleleriydi. Sermaye içi çelişkilerin de –bir süreliğine- temize çekilmesini sağlayan esas başarısı, Türkiye sermayesinin, ABD’nin küresel hegemon olarak gücünün gerilemesine ve AB içi çözülme emarelerine müteakip Ortadoğu’da oluşan kârlılık  alanlarına yönelik  iştahını, Türk milliyetçiliğinin ve Sünni İslamcılığın emperyal hevesleriyle harmanlayarak, ezilenlerin bir başkaldırısı –“Dünya 5’ten büyüktür”- biçiminde sunabilmesi; ezilenlerin tepki, arzu ve enerjilerini bu prizmadan süzerek şekillendirebilmesiydi.

Sermayenin bu içerme siyasetini, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu paradigmasından devşirdiği yöntemlerle ve bu paradigmanın dışlayıcılığına ufak rötuşlar yaparak devam ettiren AKP devletin sıradan insanların hayatına müdahale kapasitesini ülke tarihinde şimdiye kadar görülmemiş ölçüde arttırdı. Bir yandan tarımın tasfiyesi diğer yandan üretimin örgütlenmesindeki değişikliklerle beraber Türkiye halklarının yaşadığı en büyük proleterleşme dalgası bu müdahaleciliğin gölgesinde gerçekleşti. Bu müdahaleciliğe uygun bir mekan/zaman/beden siyaseti oluşturuldu. Bu siyaseti bir karşı-strateji ile göğüsleyemeyen işçi sınıfı, yerel, parçalı ve süreksiz direnişlerle, en iyi durumda yerel bazlı kısmi kazanımlarla yetinmek zorunda kaldı.

Haziran İsyanı, bu yerel/parçalı ve süreksiz direnişlerin nehrin yatağını genişletecek bir  debiye ulaştığı momentte patlak verdi. Bu moment mekanı, zamanı ve bedeni mülk edinenlerle, mekanı zamanı ve bedeni yaratanlar arasında gündelik olan üzerinde bir hakimiyet kurma mücadelesiydi; işçi sınıfının zamanı ile sermayenin zamanının  çakıştığı bir karşı karşıya geliş anıydı.. Değil mi ki gündelik hayat, esas politik arena, bugünün “tek mümkün” olduğunu varsayan geçmiş algısının üretildiği mekandı; o zaman farklı bir gündelik hayat tahayyülü ise zamansal bir müdahale yaparak başlayabilirdi. Direnişin sıradanlaşmasının ve yaygınlığının yanında artık karikatür haline gelmiş “mahalle” analizlerini boşa düşüren sınır ihlalleri ve uç veren komünal pratikler, sermayenin mikropolitikasını alt edecek bir örgütlülüğe (“bedene”) kavuşmadan alt edilmeliydi,  kadim faşist yönetim teknikleri devreye sokuldu. İşçi sınıfının tepki ve arzuları, sermaye sınıfının korkularını tetiklemişti. O korkular ki, 15 Temmuz’un yarattığı imkânların (Erdoğan: “15 Temmuz hayırlara vesile oldu.”) faşist idare tekniklerinden faşizme geçiş için kullanılmasına sebep oldu.

İşçi Sınıfının Zamanı

 

Şayet İsyan’dan faşizme geçişe kadarki süreçte İsyan’ın dinamiklerini heba etmeyen bir yaratıcılıkla kendimizi donatabilseydik, seçim/referandum/ittifak merkezli tartışmalarda harcadığımız enerjiyi, Haziran öncesinde yaptığımız gibi  meşru-militan mücadele yöntemleriyle aşmaya yönelik bir çizgiyi var edebilseydik, faşizme geçişten aylar önce Meclis’in önünde bedenini yakan Sıtkı Aydın’ın –muhtemelen habersizce- önümüze attığı soru, “mutlak şimdiki zamana” gömülen aklımızı sarsabilir, Haziran’da öğrendiklerimize dair kendimizi adı sınıf mücadelesi olan bir sınava tabi tutabilirdik.

Neydi o soru? 12 Ocak’ta 16 yaşından bu yana inşaatlarda çalışan ve yine bir inşaatta çalışırken sakatlanan AKP’li işçi Sıtkı Aydın “Geçinemiyorum!” diyerek kendini Meclis’in önünde yaktığında, yanan bedeni bir işaretine dönüşmüştü: “Türkiye son yıllarda ciddi bir siyasal ve toplumsal altüst oluş yaşarken, mevcut sistemi daha da güçlendiren -seçim, referandum gibi- konulara  odaklanmak dışında, işçi sınıfı içinde biriken rahatsızlığı, öfkeyi, direnme eğilimlerini örgütlü kılmak için ne yapıyoruz?”

Sıtkı Aydın’ın eylemi, belki yüksek siyasetin dehlizlerinde kaybolan duyarlı insanlarda “vicdani” bir hissin dışında bir şey uyandırmadı fakat mesaj esas yerine, #Geçinemiyoruz çığlığının sahiplerine ulaşmıştı: 16 Ocak’ta  İzmir İş Kurumu önüne giden Battal Sağır, üzerindeki kıyafetleri bina önüne fırlatarak “İşçiyim ben, aç işçi! Benim hakkımı savunmuyorlar, patronun avukatlığını yapıyorlar” diyerek, Sıtkı Aydın’ın #Geçinemiyoruz çığlığına, devlet ve sermaye ortaklığını deşifre ederek cevap verdi. Sonra ardı arkası kesilmedi: 25 Ocak’ta Muğla’ Milas’ta alacakları 100bini bulan inşaat işçileri inşaatın üst katına çıkarak ‘paralarının ödenmemesi halinde, atlayıp intihar edeceklerini’ söyledi, paton alelacele 50bin ödeme yaptı. 29 Ocak’ta Balıkesir’de 35 yaşındaki Muhterem Birgül işsizlik sebebiyle kendini yaktı, sonrasında “Öyle yapıyorum olmuyor böyle yapıyorum. Taş taşıyayım, çöpçülük yapayım ama işim olsun. İbreti alem olsun diye kendimi yaktım” dedi. 3 Şubat’ta Bolu Belediyesi’nin çatısına çıkan N. Y. adlı yurttaş, “Açım aç” diye bağırdıktan sonra AKP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın binaya asılı olan posterini söktü. 4 Şubat’ta Sivas’ta yaşayan 38 yaşındaki işsiz Mevlüt A., “Geçinemiyorum” üzerine benzin döktü, kendisini yakmaya çalıştı. 7 Şubat’ta İstanbul’da simitçilik yapan İbrahim A. çay, yağ, şeker ve bilet talebiyle intihara kalkıştı…Derinden, örgütsüz, kitle iletişim araçlarında kendine yer bulamayan, bir anda parlayıp bir anda sönen, irili ufaklı bir dizi direniş #Geçinemiyoruz güzergahında sürdü gitti…

O esnada biz, kendimizi başkalarının sınavlarında sınamaktan kendimizi alamadığımız için, ne soruyu, ne çığlıkları duyabildik. Oysa fark etmeliydik: bu güzergahın dinamikleri de siyaset biçimi de, ihtiyaçları da, demek “zamanı” da,  sermaye siyasetinin tek çizgisel, homojen, ilerlemeci kronometrik zamanından farklıdır. Bu farklılığı kavrayamadan, sermaye siyasetine cevap üretmeye çalışmak, sürekli kendini doğrulayan entellektüel bir faaliyet olmanın ötesine geçemez.

İşçi sınıfının zamanına dahil olmak, işçilerin gündelik hayatları içerisinde yer almak, sermayeyle karşı karşıya geliş anları öncesinde harcı güven olan ciddi tahkimatlar yapmayı gerektirir. Sınıf mücadelesi, biz var olduğunu ya da belli bir vadede var  olacağını düşündüğümüz için değil, sermaye hareketlerinin gündelik yaşamı şimdi ve burada dönüştürdüğü her an var olan bir dinamiktir. Sermaye, bu dinamiği “şimdi”yi çoğu zaman geçmiş deneyimlerden süzülen alternatiflerin geçersizleştiği bir zemin biçiminde sunarak  kontrol altında tutar. Benjamin’in uyarısının farkındadır: ““Geçmiş, kendisini kurtuluşa yönelten gizli bir dizini de beraberinde taşır.”[6]

Haziran’ın çıkışına sermayenin cevabı, İsyan ile bugünkü kriz momenti ve hemen öncesindeki #Geçinemiyoruz güzergahındaki direnişlerle bağı kopartan bir zamansal  müdahale olmuştur. Faşizm bu müdahaleyle gelmiştir.

Eğer halimizi yine Gürbilek’in şu sözleriyle tanımlayabiliyorsak: “Öfke bastırılmış, yas da yok; dile getirilemeyen, içten içe yaşanan koyu bir sıkıntı var”[7]… Önümüzde duran görev bellidir: Faşizmin şimdisine karşı  Haziran İsyanı’nı “üretken bir sıkıntı” olarak yeniden icat etmeliyiz. O sıkıntıda “gizli bir dizin” saklıdır.

 

Notlar:

[1] Nurdan Gürbilek, Yer Değiştiren Gölge, “Taşra Sıkıntısı”, Metis Yayınları, s. 47.

[2] Burada kurduğum –daha doğrusu Gürbilek’in kurduğu- metaforik taşra-şehir ikileminin Şerif Mardin’e dayanan sol liberal taşra analizleriyle bir bağının  olmadığını vurgulamama gerek yok sanırım.

[3] Edip Cansever, Yerçekimli Karanfil.

[4] Fernand Braudel,  Tarih Üzerine Yazılar, İmge Yayınları, s. 57.

[5] Bu iddianın nitelikli bir analizi için bkz. Şebnem Oğuz,  “Türkiye’de Kapitalizmin Küreselleşmesi Ve  Neoliberal

Otoriter Devletin İnşası” Mesleki Sağlık ve Güvenlik Dergisi (2012:45-46).

[6] Walter Benjamin, Pasajlar, Tarih Üzerine Tezler, 2. Tez, YKY.

[7] Gürbilek, s. 47.