Ken Loach: “Sınıf Mücadelesini Anlamazsak, Hiçbir Şeyi Anlamayız”

Çeviri: İbrahim Sarıkaya

Ken Loach zamanımızın nitelikli yönetmenlerinden. İşçi sınıfından bireylerin hayatına odaklanan filmleri dünyanın her yanındaki sinema severlerden büyük oranda beğeni topladı. Son filmi “Ben, Daniel Blake” ile de hatırı sayılır bir izleyici kitlesine ulaştı. Loach filmlerinin yanında muhalif duruşuyla da saygınlık kazanmış bir yönetmen. Taşeron işçi çalıştırdığı için Torino Film Festivali’nin Onur Ödülü’nü reddetmiş, şu açıklamayı yapmıştı: “İşçilerin taşeron şirket aracılığıyla çalıştırılmasını ve güvencesiz-düşük ücretle çalışmaya direnen işçilerin işten çıkartılmasını görmezden gelemem.” İngiliz işçi sınıfının büyük düşmanı Margaret Thatcher’ın ölümünün ardından ise şöyle demişti: “Onu onurlandırmak için cenazesini özelleştirin… Cenaze törenini açık arttırmaya koyun ve en düşük teklifi kabul edin, onun isteği de bu olurdu.”

İtalyan yazar ve eylemci Lorenzo Marsili’nin Ken Loach’la yaptığı röportajı sunuyoruz…

 

Lorenzo Marsili: Sanatın siyasal değişimdeki rolüne dair tartışmanın uzun bir tarihi var. Bugün açıkça, büyük bir jeopolitik dönüşüm ve küresel yönelim bozukluğu anından geçiyoruz. Yaratıcılığın böyle bir anda oynayabileceği role dair görüşünüz ne olurdu?

Ken Loach: Genel olarak, sanatta sadece hakikati söyleme sorumluluğunuz olduğunu düşünüyorum. “Sanat şöyle olmalı…” tarzındaki herhangi bir cümle yanlıştır, çünkü bu, sanatın oynayabileceği farklı rolleri yazan, resmeden veya tasvir eden insanların hayal gücüne ve algısına bel bağlar. İnsanların birlikte yaşayabileceği yolların temel ilkelerini ileri sürmeye ihtiyacımız var.  Yazarların, entelektüellerin ve sanatçıların rolü bunlara temel ilkeler olarak bakmaktır. Bu tarihe, mücadeleye uzun vadeli bir bakış açısı. Bu yüzden taktik bir geri çekilme yapmak zorunda kaldığınızda bunun henüz bir geri çekilme olduğunu ve temel ilkelerin akılda tutulması gerektiğini farkında olmak önemlidir. Bu ancak gündelik taktiklere dahil olmayan kişilerin yapabileceği bir şeydir.

Çalışmalarınızda insan unsuru yalnızca çalakalem bir teori çizimi değil, fakat gerçekten vücut bulmuş ve politikleşmiş hali. Sanatın, nihayetinde büyük ekonomik ve politik süreçlerin arkasında insanların olduğunu gösterme gücüne sahip olduğuna katılıyor musunuz?

Kesinlikle öyle. Siyaset insanlarda yaşar, fikirler insanlarda yaşar, ikisi de insanların sahip olduğu somut mücadelelerde yaşarlar. Siyaset aynı zamanda sahip olduğumuz tercihleri de belirler – ve sahip olduğumuz bu tercihler de, ne tarz insanlar olduğumuzu belirler. Ailelerin nasıl etkileşim kurduğu, anne, oğul, baba, kız gibi soyut bir kavram değildir; ekonomik koşullar, yaptıkları iş, birbirleriyle geçirebilecekleri zaman ile ilgilidir. Ekonomi ve siyaset, insanların hayatlarını yaşadıkları bağlam ile ilgilidir, ancak bu yaşamların detayları çok insani, çoğu kez çok komik ya da çok üzücüdür ve genel olarak çelişki ve karmaşıklıkla doludur. Beraber çalıştığım yazarlar için günlük yaşamın şahsi komedisi ile yaşamın içinde bulunduğu ekonomik bağlam arasındaki ilişki her zaman çok önemliydi.

 

O halde, ekonomik değişimin insan davranışını nasıl dönüştürdüğü ile insan davranışının, özellikle de kollektif eylem aracılığıyla, ekonomik ilişkileri nasıl dönüştürdüğü arasında diyalektik bir ilişki vardır.

Bir işçiyi ele alalım. İşçi de ailesi de işlevini devam ettiriyor ya da buna çabalıyor. Ama bireysel olarak dermanları kalmadığı için güçleri de yok. Şartlar onları bu hale getirmiştir. Ama ben kolektif güç hissinin çok önemli bir şey olduğunu düşünüyorum. Burası işin zorlaştığı noktadır. Kolektif gücün hemen aşikar olduğu bir hikayeyi anlatmak kolay değildir. Diğer yandan, her filmi yumruğunu havaya kaldırarak ve harekete geçirici militan bir mesajla bitirmek genellikle acemice ve saçmadır. Bu daimi bir ikilemdir; hem ekonomik ve politik koşullardan dolayı trajik bir şekilde yok edilen bir işçi sınıfı ailesinin hikayesini anlatacaksınız hem de insanları umutsuzluğa sürüklemeyeceksiniz?

“Ben Daniel Blake” gibi kasvetli bir filmde bile umutlu bulduğum şey, zorlayıcı devlet aygıtını görmemizin yanında, belirli bir insani dayanışmanın direncini de görmemizdir: Daniel Blake, iş merkezinin dışına çok iyi bir grafiti yazdığında insanlar durup alkışlıyorlar, yoksullar birbirine yardım ediyorlar…Film tamamen homo economicus’a dönüşmediğimiz hissini veriyor; tüm yaşamın metalaştırılmasına karşı hala direniş vardır.

Evet, bu orta sınıf yorumcuların yakalayamadığı bir şeydir: İşçiler… gülerken bile dalga geçerler. Siperlerde acı bir komedi var, ve bu -en karanlık yerlerde bile- direnişi gördüğümüz yer. Mesela yiyecek yardımlarının verildiği yiyecek bankalarının yükselişini sağladık. Toplumumuzun iki farklı kamusal yüzünü görüyorsunuz. Ben Daniel Blake’de kadın yiyecek paketini hiçbir şeyi olmayan bir kadına teslim ettiği zaman, “Senin yemek yardımın  burada” demiyor; bunun yerine, “Alışverişinize yardımcı olabilir miyim?” diyor. Bir tarafta bu cömertliğe sahipsin, diğer tarafta ise insanları açlığa sürüklediğini bile bile, bilinçli olarak mümkün olan en zalim şekilde davranan devlet var. Kapitalist toplum bu şizofreni durumunda kapana kısılmış durumdadır ve bu dayanışmayı örgütleyebilmek bize bağlıdır.

Genellikle, geleneksel ekonomik yabancılaşmanın devlete yönelik bir yabancılaşmaya dönüştüğü görülür. Milliyetçiliğin, yabancı düşmanlığının ve hatta Brexit’in yükselişi gibi olayların merkezinde bu yabancılaşmanın olduğunu düşünüyor musunuz? Göçmenleri günah keçisi yapmanın ötesinde, belki de -bu anlamda- “benim hakkımı savunan kimse yok” hissi de var.

Evet, sağcı popülizmin gerçekten işaret ettiği ruh halinin, 1920’ler ve 1930’larda olduğu gibi, solun bir başarısızlığı olduğunu düşünüyorum. Sağcı partiler çok basit bir cevapla yola çıkıyorlar: Sorun komşunuz, komşunuz farklı bir renkte, komşunuz farklı kokan yemekler pişiriyor, komşunuz işinizi (ç)alıyor, komşunuz evin içinde. BBC gibi yayıncılar tarafından tolere  ve teşvik edilen kitle basınının büyüttüğü tehlike, örneğin Nigel Farage’a ve şirketine ihtiyacı olan tüm zamanı tanımalarıdır.

Çalışmalarınızın odak noktası her zaman işçi sınıfı dayanışması olmuştur. Savaş sonrası sosyal kapitalizmden neoliberalizme geçiş sürecinde yaşadınız. Bu süre zarfında sınıf dayanışmasının hangi açıdan değiştiğini gözlemlediniz?

En büyük değişim, sendikaların gücünün azalması oldu. Sendikalar 1950’ler ve 1960’larda güçlendi, çünkü insanlar fabrikalar, madenler veya rıhtımlar gibi toplumsal organizasyonlarda çalışıyorlardı ve bu noktalarda sendikaları örgütlemek daha kolaydı. Ama bu eski endüstriler yok oldu. Günümüzde insanlar çok daha parçalı bir şekilde çalışıyorlar. En güçlü olduğumuz zaman üretimi durdurabildiğimiz zamandır, ancak üretim noktasında örgütlenemezsek, kesinlikle çok daha zayıfız.

Sorun şu ki üretim artık çok parçalı durumda ve küreselleşmeyle birlikte işçi sınıfımız artık Uzak Doğu’da ya da Latin Amerika’da.

Bir bisiklet üzerinde çalışan Deliveroo veya Foodora’nın sözleşmeli/geçici işçileri, kendilerini işçiler olarak görmeyebilir.

Evet ya da bu işçiler çeşitli bayilikler alıp kendilerini “serbest meslek” sahibi olarak adlandırılıyorlar. Bu çok büyük bir sorundur, işçi sınıfının örgütlenme sorunudur.

Sınıf kavramının halâ anlamlı olduğunu düşünüyor musunuz? Birçok insan, yoksul olsalar da -hatta  bazen perişan hissetseler de- kendilerini işçi sınıfı olarak görmüyor.

 Sınıfın temel olduğuna inanıyorum. O yalnızca sermayenin farklı bir emek gücü isteğine bağlı olarak şekil değiştirir. Ama yine de emek gücüdür.  Ve hala sömürülüyor ve hala -hatta eskisinden çok daha fazla- artı değer sağlıyor. Daha da önemlisi, şayet sınıf mücadelesini anlamazsak, hiçbir şeyi anlamayız.

Bugünün büyük, zorlu görevlerinden biri de bu: bir grubun parçası olarak kendisini görmeyen parçalı bir nüfus arasında mücadeleyi yeniden başlatmak.

Bunu anlamamız oldukça güç. Yakın zamanda Japonya’da bir makale yazmakta olan çok güzel insanlarla konuşuyordum, sınıfın ve sınıf çatışmasının anlaşılmasının gerekliliği konusunda ısrar ediyordum, çok eğlenceliydi. Çok kibar bir kadın bana, “Filminizi Japon hükümet yetkililerine göstereceğiz” dedi. “Peki, neden?” dedim. “Onların fikirlerini değiştirmelerini sağlamak için” dedi. Şöyle cevapladım: “İşte tam da kastettiğim noktaya geldin! Fikirlerini değiştirmeyecekler, yönetici sınıfın çıkarlarını savunmaya kararlılar. İkna edilmeleri değil ortadan kaldırılmaları gerekiyor!”

Sistemin işler halde kalması fikri çok derinde gömülü olduğundan, bundan kurtulmak çok zordur. Savaşmamız gereken sosyal demokrasinin korkunç miraslarından biri budur.

Tebaanızın sizinle konuşabileceklerine inanmaları ve endişelerini hesaba katacağınızı düşünmeleri etkili bir toplumsal kontrol biçimidir.

Bu yüzden tüm geçiş taleplerini yeniden canlandırmamız gerekiyor. İşçi sınıfının çıkarları doğrultusunda kesinlikle makul olan taleplerde bulunmak zorundayız.

Röportajı sonlandırmak istiyorum ama bir zamanlar Avrupa Parlamentosu için bir kampanya yürüttüğünü hatırladım.

Bunu unutmuştum.

Burada, İngiltere’de Avrupa’nın hiçbir zaman gerçekten tartışılmamış olması benim açımdan çok ilginç. Brexit’ten sonraysa birdenbire, herkes Avrupa Birliği’nden bahsetmeye başladı ve futboldan sonra en çok konuşulan konu haline geldi. Hala ulusötesi bir demokrasi inşa etmeyi umudu olduğunu hissediyor musunuz yoksa artık çok mu geç?

Cevabı gerçekten bilmiyorum. Ama uluslararası dayanışmanın şüphesiz önemli olduğunu düşünüyorum. Avrupa içinde organize edilebilir mi? Bilmiyorum. Avrupa Birliği’nin yapısı gerçekten çok zor, baştan başlamadan değişimi nasıl gerçekleştireceğimizi görmek zor. Tabii ki her değişim her hükümet tarafından onaylanmalı ve hepimiz bu sürecin pratikliğinin ne kadar zor olduğunu biliyoruz. Açıkçası, farklı prensiplere dayanan farklı bir Avrupa’ya ihtiyacımız var: ortak mülkiyet, planlama, ekonomileri eşitleme, sürdürülebilirlik ve genel olarak eşitliğe doğru çalışmak.

Ancak, büyük şirketler öncelikliyken, kâr öncelikliyken, ve yasal sistem kârı öncelikli kılarken bunu yapamayız. Bana verdikleri maaş bu değişikliği hayata geçirmeye yetmez. Yanis Varoufakis, yapılabileceğini garanti ediyor. Eminim haklıdır. Ona güveniyorum ama nasıl olduğunu bilmiyorum.

 

 

Ken Loach Sineması’ndan öne çıkan bazı örnekler:

 

Ben Daniel Blake (I Daniel Blake, 2016)

Özgürlük Dansı (Jimmy’s Hall, 2014)

Hayata Çalım At (Looking for Eric, 2009)

İşte Özgür Dünya (It’s a Free World, 2007)

Afilli Delikanlılar (Sweet Sixteen, 2002)

Ekmek ve güller (Bread and Roses, 2000)

Carla’nın şarkısı (Carla’s Song, 1996)

Ülke ve Özgürlük (Land and Freedom, 1995)

Uğurböceği (Ladybird Ladybird, 1994)

Gizli Ajanda (Hidden Agenda, 1990)

Kerkenez (Kes, 1969)

 

(Bu röportaj The Nation’daki orjinalinden gecinemiyoruz.org için çevrilmiştir.)