Kent Emekçileri Anlatıyor | Bar Çalışanları: “Bu sektörde sadece emek sömürülmüyor, duygular da sömürülüyor.”

“Pandemiden sonra ilk çalıştığım gün DJ partisi vardı. Daha dışarı çıkmaya alışmamışım, paranoyaklığım zirvede, baktım böyle içeriye. Kalabalık… Aylarca kendimi koruyup saklamışım. “Benim hayatım bu kadar değersiz mi?” diye düşündüm. Şimdi üç beş kuruş kazanmak için bu ortama giriyorum. Bu, hayatımı değersiz yapıyor mu yoksa hayat Türkiye’de gerçekten çok mu değersiz?”

Röportaj: Meryem Betül Topkaya

Sektörde geçici işçi olduğuna dair duyulan umut, pesimist ruh hali ve eylemsizlik: Beş buçuk senedir kafe-bar sektöründe çalışan İlker, çalışanların çoğunun öğrenci olduğu kafe-bar sektörünün meslek kolu olarak görülmediğini ve bu nedenle sektörün suistimale açık bir alan olduğunu, iktidarın eğlence sektörü üzerindeki baskısını ve sektörde yaşanan duygusal istismarları anlattı.

Mesela genelde tecrübeli eleman aranır ama bazı mekanlar tecrübesiz eleman alırlar onları sömürebilmek için. Bar çalışmasına dair bilgisi olmayan, hakları hakkında bilgi edinememiş, “Haftada birkaç gün çalışayım harçlığım çıksın” düşüncesiyle gelen insanlar var ve sömürülmeye çok müsait durumdalar. İlk sıkıntı, çalışma saatleri. Sinema sektörünü saymazsak, bar sektörü çalışma saatleri konusunda en kötü sektör. Kafeler yine biraz daha avantajlı durumda. Barın akşam saatlerinde açılıp sabaha kadar açık olmasından dolayı patronlar da 8 saat 6 kişi çalıştıracağıma 12 saat 3 kişi çalıştırırım diye düşünüyor.

Bar sektöründe sabit bir çalışma saatinin olmadığını söyleyen İlker, mesaiye kalma durumunun çok
fazla olduğunu ve mesai ücretlerinin genelde ödenmediğini belirtti. Bir yandan barda çalışan bir
yandan müzikle uğraşan İlker, üniversite eğitimine de devam ediyor. Bar sektöründe maaşların nasıl olduğunu sorduğumuzda ise, günlük yevmiyenin – İstanbul Taksim için – 80-120 TL arasında değiştiğini belirterek şunları ekliyor:

Genelde garsonlara asgari ücret verilir fakat günlük çalıştıran da olur. Taksim’de 80- 120 TL arasında değişiyor. 70 TL veren de olduğunu duyuyorum. Barda zor çalışma koşulları olmasına rağmen rahat bir ortam da var. Patronla kurulan ilişki de çelişkili. Sadece emek sömürülmüyor, duygular da sömürülüyor. Patronla kurduğun ilişki işveren-işçi ilişkisinden çok arkadaşlık ilişkisine evirilmeye çok müsait böyle ortamlarda. Duygusal sömürü, bu sektörde kullanılan bir şey. Diyelim ki 60 TL yevmiyeyle çalıştığın bir yer var. Patronla güzel bir arkadaşlık kurmuşsun. Çalışırken sürekli başında diktatör gibi emirler yağdıran biri yok. 100 lira kazanabileceğin başka bir yer var, ama oradaki patronla bu ilişkiyi kuramayacaksın. Sana hükmeden, emir veren bir çalışma ortamı olacak. Bir tercih yapıyorsun. Daha fazla çalışıp daha rahat olduğun yer mi, daha az çalışıp rahat olmadığın yer mi? Tercih edilen genelde rahat yer oluyor ve bu da ayrı bir suistimal. Mesela eskiden çalıştığım mekanın şöyle bir politikası vardı: Tecrübesiz elemanları çalıştırıp, sömürebildiği kadar sömürürdü. Hayatında hiç barda çalışmamış biri örneğin adisyon yazmayı unutabiliyor. Unuttuğu zaman da açık ortaya çıkıyor ve bu açık o çalışandan kesiliyor. Tecrübesiz elemanın patrona zararı olmuyor, kendine zararı oluyor. Başka bir sıkıntı, sigorta meselesi. Aslında sanıldığı kadar sigortasız çalışma durumu yok. Çünkü çok sık denetlenen bir ortam. Denetleme olduğu zaman mekanda sigortalı çalışan olması gerekiyor. Ama yapılan sigorta da tam yapılmıyor. Yani beş gün on gün yatıyor, 30 gün yerine. “Harçlığımı çıkarayım yeter” diye düşünen bir çalışan bunu önemsemiyor tabii.

Çalışanların ağırlıklı olarak öğrenci olduğu ve hak gasplarının fazla olduğu kafe-bar sektörünü öğrenciler neden tercih ediyor diye sorduğumuzda: “Çünkü tip var ve bazen aldığın tip günlük kazancından fazla oluyor,” diyor. Tip (bahşiş) meselesinin de ayrı bir çelişki konusu olduğunu söyleyen İlker sözlerine şu şekilde devam ediyor:

Tip patronun sana daha az maaş vermesini sağlıyor aslında. Tip diye bir şey olmasa patron seni o paraya çalıştıramayacakken “Nasıl olsa tip alıyor” diyor. Ama bir yandan da çalışan tipi kendisine gelir kaynağı olarak gördüğü için tip peşinde koşuyor. Bütün gün bunun stresini yaşıyor. Tip onun aradığı bir şey ama aslında onun daha kötü şartlarda çalışmasına sebep olan şey. Bahşiş sosyolojik bir kurum ve çıkış noktası çalışanın maaşını müşterilere ödetme mantığından doğmuş. Öyle bir çelişki ki bu, patronun işçinin parasını vermek istememesinin sonucu olmasına rağmen, işçinin sevindiği, peşinde koştuğu, tip vermeyen masaya arkasından küfrettiği bir hal almış durumda.

Tüm bu sorunlara ek olarak – sadece bar sektöründen bahsedersek – alkollü insanlarla uğraşmanın ekstra bir çaba, bir stres olduğunu söyleyen İlker, işten çıkış saatlerinin de ulaşım konusunda ayrı bir
problem yarattığını belirtti.

Gece çalışıyorsan ya sabah metroyu bekliyorsun ya da taksiye biniyorsun. Taksiye vereceğin para 20-30 lira, günlük kazancının ortalama dörtte biri. Ekstra yol parası da verilmiyor. Mutfağı olan yerlerin çoğu personel yemeği çıkartıyor ama mutfağı olmayanlar personelin yemek masrafını da karşılamıyor. Barda çalışan biri olarak beslenme ve uyku düzeninin düzensiz olduğunu, düzenli bir hayatın mümkün olmadığını belirten İlker, okumak için çalışmak zorunda olduğunu, çalıştığı için de okuyamadığını söyledi.  Ben sabaha karşı 6’da işten çıkıp okula gidiyordum. 7’de derse girip dersten sonra okulda uyuyup akşam tekrar işe gidiyordum. En sonunda yoruldum ve yapamamaya başladım. Zaten şimdi uzaktan eğitim var. Ama öncesinde de bunu yapamadığım için okula gitmeyi bırakmıştım. Bar çalışanlarının çoğunda bir umursamazlık var. Çoğu, haksızlığa karşı birlik olma duygusundan yoksun, pesimist insanlar. Hakkı gasp ediliyor ama bu onun için başkaldırması gereken bir şey değil. Çünkü o kadar çok hak gaspı var ki; fazla olması bunu görünmez kılıyor, alışıldık bir durum haline getiriyor. “Burası böyle bir sektör, bu iş böyle” diyor. Oysa öyle bir şey yok. Çalışanlardaki bu görmezden gelme halinin bir sebebi de bu işin devamlı bir iş olarak görülmemesi. “Ben bu işi geçici olarak yapıyorum, günü kurtarmak için yapıyorum,” diye bakıyorlar. “Nasıl olsa düzenli bir iş bulurum, mezun olunca kalıcı işim olur.” diyorlar. Gerçi artık onu da diyemiyor kimse. Ben mesela
hayatımın sonuna kadar barda çalışacakmışım gibi hissediyorum. Hepsi sürekli: “Bu sektörü bırakacağım, bu iş insan işi değil,” diyor ama çoğu ne yapacağını bilmiyor. Sonuçta bu insanların çoğu beyaz yakalı olmak istemiyor, olamayacaklarını da biliyorlar bir yandan. Çoğu öğrencinin mezun olduğunda bir işe gireceğinin garantisi yok. Bu çoğu üniversiteli için geçerli ama özellikle sosyal bilimlerde okuyanlar için geçerli. Barda çalışan insanların çoğu da gazetecilik, felsefe, sosyoloji bölümlerinde okuyup iş bulamayan insanlar genelde.

Kafe-bar sektöründe ağır bira kolileri ve bira fıçıları taşımak zorunda kalan çalışanların bel fıtığı problemi yaşadığını, uzun çalışma saatleri yüzünden ve sürekli ayakta durmaktan kaynaklı birçok çalışanın bacaklarında varis oluştuğunu söyleyen İlker, varis ve bel fıtığının meslek hastalığı olarak sayılması gerektiğini de ekleyerek sektörde yaşadığı/şahit olduğu iş kazalarından şu sözlerle
bahsediyor:

Şahit olduğum bir iş kazası vardı. Bir arkadaşım merdivenden düşüp kolunu bacağını kırmıştı. Ertesi gün bu kişiyi işten çıkartıp ona “Sen alkollüydün, kendin düştün, yerler ıslaktı,” dediler. Mesela birkaç sene önce çalıştığım yerde bir ayna kırılmıştı ve yaptırmaya götürürken yolda kaza yapmıştık. Ayna ağzıma girip, dişlerimi kırmıştı. Şimdi bu iş kazası mı, değil mi? Mesela bu olay olduğu zaman,
masraflarımı karşılama konusunda patronumdan bir girişim olmadı. Ama bir yıl geçtikten sonra aniden şaşırtıcı bir biçimde bunu karşılamak istediğini söyledi. Ben de kabul ettim. Bunun gibi iş kazaları, genelde çalışana angarya birçok iş verilmesinden kaynaklanıyor. Mekanda masraf çıkartabilecek her iş, tek çalışana yaptırılarak ekstra ödemeden kaçılır. Garsonken bir bakmışsın
dükkanın elektrikçisi, tesisatçısı olmuşsun. Birkaç kez elektrik çarpması da yaşadım bu şekilde. Çalıştığım bir bar, 5. kattaydı ve dış camlar sildiriliyordu işçilere ve düşme tehlikesi de yaşıyordun.

Pandemi sürecinde tiyatro ve sinemalar, kafe ve barlar, eğlence mekanları Covid-19 ile mücadele kapsamında kapatılmıştı. Bu süreçte birçok çalışan hem maddi hem manevi sıkıntılar yaşadı. “Bar çalışanları pandemi sürecini nasıl geçirdi? Kafe ve barların tekrar açılmasıyla ne gibi değişiklikler oldu?” sorumuza İlker şu sözlerle cevap verdi:

Mekanların kapalı olduğu süreçte bazıları ödenek aldı. İşsizlik maaşı alan oldu. Bazı mekanlar çalışanlarına belli bir ödeme yaptı, çok olmasa da. Mesela öğrenci evinde kalan insanlar kiralarını ödeyemeyecek duruma geldi. Ama ev sahibi de: “Dönem kötü, kiranızı ödemeyin,” demedi. Çoğu insan ailesinin yanında kalmaya başladı, masraflardan kaçınabilmek için. Düşünsenize ailenden ayrı yaşıyorsun, bir yerde çalışıyorsun sonra bir anda bir şey oluyor ve her gün ailenin yanında kalmaya başlıyorsun. Kazandığın maddi bağımsızlığı bir anda kaybediyorsun. Ama bir yandan kiran var, yani o kiranı ödemek zorundasın. Ailesi destek olan var, olmayan var. Pandemi sürecinde mekanlar tekrar açılmaya başladığında, geri döndüklerinde aynı şartlarda çalışmadı insanlar. Sadece maaşların
düşürülmesiyle alakalı değil, müşteri de azaldığı için aldığı tip de yarı yarıya düşmüştü. Yani mekanda iş olması çalışana yarayan bir şey. Ama bir yandan da şunun bilincine vardık: Büyük bir salgın var ve salgının içindesin. Tüm bu dertlerin yanında bir de bu var. Bir yandan çalıştığın yerin kalabalık olmaması işine geliyor çünkü korkuyorsun. Ama bir yandan da para kazanman için buranın
kalabalık olması lazım. İnsanlar bu rahatsız edici çelişkiyi yaşıyor. Çalışanların görev tanımları içerisinde olmayan yükümlülükleri arasında temizlik büyük yer kaplıyor. Hiçbir bar, temizlik için ekstra işçi almıyor. Garsonlar, tüm dükkanın temizliğini yapıyor. Pandemi döneminde de tuvalet temizliği yapan bar çalışanları yüksek risk alıyor, ne kadar önlem alsan da. Sürekli para, içki alışverişi
içindesin insanlarla, dikkat edemediğimiz anlar oluyor muhakkak.

İlker, koronavirüsle mücadele kapsamında getirilen yasakları ise şu cümlelerle değerlendiriyor:

Çifte standarttan bahsetmeden de geçmek istemem konuyu. Yasaklar Türkiye’nin her semtinde var ama Taksim’deki mekanlara özel baskı ve yıldırma politikaları uygulayan polisler, zabıtalar rastgele bir sokağa girip keyfi ceza kesebiliyor. Bardaki tabureleri, dışarıdaki sandalyeleri alıp götürüyorlar sosyal mesafeye uyulmadığı bahanesiyle. Belli ki bir şeyleri çözmek değil, rahatsızlık verme amacı güdülüyor. Sosyal mesafeye hangi kafede, barda yeterince uyuluyor? Taksim’de de durum farklı değil, ama buraya uygulanan baskı çok farklı. Burada mekan işletmek, mekan çalışanı olmak çok zor. Sürekli stres altındasın, işine odaklanamıyorsun. Bu hissettiğin stres, yasak ya da yanlış bir şey yaptığın için değil. Elinden geleni yapıyorsun, önlemlerini alıyorsun ama sürekli korkuyorsun çünkü boş bir duvarda “Neden 14 kural tabelası yok” diye ceza kesebiliyorlar. Bu salgına karşı önlem değil,
ideolojik bir savaş. Saat 22.00’den sonra mekanların kapatılması yasağı da, ideolojik bir saldırı. Yıllardır hükümetin Taksim’in mimari dokusunu, kültürünü değiştirmeye çalışmasının da bir devamı. Olağanüstü hal uygulamaları var Taksim’de. Hazır ellerinde salgın bahanesi varken, Taksim’deki eğlence mekanlarını kapatmak istiyorlar. Buradaki dükkan sahipleri, dükkanlarını devretmek istiyor, devredecek insan bulamıyor. Taksim, Beşiktaş ya da Kadıköy gibi gündüz de iş yapan bir yer değil, gece 22.00’den sonra hareketlenen bir yer. Bu yasakla birlikte, mekanın yüzde yetmiş oranında kazancını çalıyorsun, işveren de çalışanı işten çıkartıyor. Pandemi koşullarında önlem alıyorsan, etkilenenlerin de mağduriyetini gidermelisin; ama hükümetten bunu beklemek ahmaklık olur. İktidarın zaten sanata, eğlenceye tahammülü yok. Bu insanlar, Taksim’in var olan dokusunu pandemiyi fırsat bilerek yok edip, burayı nargile kafelerle doldurmak istiyorlar ama başaramayacaklar.

Pandemiyle birlikte giderek artan hak ihlallerine karşı bar çalışanları olarak Whatsapp’ta “Bar Çalışanları Dayanışması” isimli bir grup kurduklarını belirten İlker, bu sürecin getirdiği yıkımı dayanışmaya birlikte atlatabileceklerini vurguladı.

Haftada bir gün bar çalışanlarıyla dayanışma gecesi diye bir şey ayarladık. Amacımız hem beraber zaman geçirerek dertlerimizi paylaşmak hem de kolektif bir bilinç, birlik duygusu oluşturmak. Çünkü çoğumuz aynı dertleri paylaşıyoruz ve dert, anlatılınca hafifleyen bir şey. Ama şu anda başarılı bir şekilde devam etmiyor. Bunun nedenlerine bakarsak, grup içerisindeki kişiler daha genişleyemedi. Taksim ve Mis Sokak civarında kaldı. Burada herkes sürekli çalışıyor. Hafta içi bir gün belirliyorsun,
birisi izin yapıyorsa üçü çalışıyor. Bar çalışanlarının bir araya gelip toplu hareket edebileceği bir gece çok zor. Bir yandan da, bu oluşturulmak istenen şeye karşı bir bilinç yok. Kurduğumuz Whatsapp grubu şu an iş paslaşma grubuna dönüştü. Benim de kurarken en korktuğum şey buydu. Ama korktuğumun başıma geleceğini biliyordum ve oldu da. Bir başka sorun, herkesin maddi olarak çok
sıkıntıda olması. Dediğim gibi insanların kazancının olmaması sebebiyle içmek sosyal bir aktivite olmaktan çıktı. Bu dönemde özellikle Türkiye’de geçinmek çok zor. Buna dair ne yapılabilir, bu fikir nasıl geliştirilebilir şu an bir fikrim yok. Ama başta da dediğim gibi, barda çalışan insanlar içmeyi seven, hayata daha farklı bakan, çoğunlukla hayattan pek bir beklentisi olmayan, pesimist insanlar.
Pesimist insanlara da bir birlik, dayanışma, başkaldırma fikri aşılamak çok zor. Konuştuğun zaman, bir mekanda çalışan herkes aynı dertten yakınır ama bir araya gelip buna dair hiçbir şey yapmazlar.

Pandemiyle birlikte insanlarda oluşan – hem maddi hem manevi – yıkımın bir enerjiye dönüştüğünü ve bu enerjinin bir eylem gücüne, bir harekete yansıyabileceğini söyleyen İlker son olarak şunları söyledi:

Pandemiden sonra ilk çalıştığım gün DJ partisi vardı. Daha dışarı çıkmaya alışmamışım, paranoyaklığım zirvede, baktım böyle içeriye. Kalabalık… Aylarca kendimi koruyup saklamışım. “Benim hayatım bu kadar değersiz mi?” diye düşündüm. Şimdi üç beş kuruş kazanmak için bu ortama giriyorum. Bu, hayatımı değersiz yapıyor mu yoksa hayat Türkiye’de gerçekten çok mu değersiz?
Benim buna alışmamla, bir bar çalışanının kötü çalışma koşullarına alışması aynı şey. Alışıyorsun. Çünkü zor bir durum. Platon’un mağarasındaki insanlara dışarıdaki dünyayı anlatmak gibi. Pandemide yaşanan maddi manevi kayıplar, insanların sürüklendiği yas, orada yitirilen enerjinin sürüklenmesi gereken başka bir nesne lazım ve artık bu bir eylem gücüne, bir harekete de yansıyabilir. Bu enerjiyle bundan sonraki her protestonun, her başkaldırmanın normalden kat kat daha ateşli gerçekleşeceğini düşünüyorum. Mesela, şu an bir konuşma gerçekleştiriyoruz. Bu bana ne hissettirir? Birisinin bunu önemsediğini düşünürüm. Böyle insanlar bizim şu yaptığımız gibi konuşursa, önemsendiği düşünür ve bu bir şeyler yapma konusunda ona katkı sağlar, güç verir.