Kent Emekçileri Anlatıyor | Deri atölyesi işçisi: “İnsanlar gülmeyi unuttu”

Güvencesiz çalışma, tüketen çalışma temposu, kadınların ikinci mesaisi, bir türlü ulaşılamayan emeklilik ve pandemiyle katmerlenen dertler… Kent emekçileri, deri sektörünün sorunlarını anlattı.

Röportaj: Betül Topkaya – İsmail Aydın

İş hayatınızda yaşadığınız problemlerden bahseder misiniz?

42 yaşında bir kadınım. Deri atölyesinde işçi olarak çalışıyorum. Atölyelerde yaşadığımız problemlere gelirsek, daha önce çalıştığım atölyede, atölyeye girebilmek için yirmi merdiven çıkmak zorundaydık. Onlarca insan çalışıyor bu atölyelerde. Olası bir İstanbul depreminde o panikle insanlar nasıl dışarı çıkacak? Muhtemelen birçoğu dışarı çıkamayacak. Bu konuyla ilgili verilen bir eğitim de yok. Hiç deprem tatbikatı yapmadık. Atölyelerde alanımız dar ve üzerimize düşebilecek çok eşya var çünkü. Mesela ayakçı olarak çalışanların mermer bir masası var. O masanın ağırlığı 200 kilo. Bir depremde üzerimize düştüğünü düşünsenize.

Daha önce hiç iş kazası geçirdiniz mi? Deri sektöründe iş kazaları ne yoğunlukta yaşanıyor?

Daha önce bir iş kazası geçirmiştim ve parmağım kopmuştu. Daha sonra diktiler parmağımı. Bu sektörde çalışan başka bir arkadaşım çok sık iş kazası yaşıyor. Çünkü çalıştığı yer çok yoğun bir yer. Sürekli baskı var insanların üstünde. Acele ettikleri için de iş kazaları oluyor. Bir arkadaşım birer hafta arayla iş kazası yaşadı. İş kazası olarak da geçiremiyorsunuz çünkü birçok insan “işimden olacağım” korkusuyla bir şey diyemiyor. İnsanlar ev geçindiriyor. Kira, fatura ödüyor. Yalnızca bunlar da değil. Mesela atölyede bir makinacı, bir de ayakçılar var. Bütün ayakçılar, tüm gün ayakta durdukları için ayaklarında varis var. Bunun meslek hastalığı olarak geçmesi gerekir; fakat böyle bir durum yok. 95’ten beri çalışan bir ayakçımız var. 2020 yılındayız ve adam hala emekli olamadı. Çalışmak zorunda, çünkü çocukları var. Kirasını, faturalarını ödemek zorunda. Ben de aynı hayatı yaşıyorum aslında. Asgari ücretin çok az üstünde çalışıyorum ama yetmiyor, ben de ek iş yapmak zorunda kalıyorum. Çünkü hiçbir şey yetmiyor. Aynı zamanda bu sektörde sigortasız çalıştırılma da çok fazla. Önceden bunun cezası vardı, şimdilerde cezası da yok. Denetleme yapılıyor deniliyor ama yalan, ben hiç denetleme yapıldığını görmedim. Zaten denetleme de bir işe yaramıyor.

Örnek bir olay anlatayım, emekli olan ve çalışmak zorunda bir arkadaşım denetlemeye denk geliyor ve görevlilere yakalanmamak için misafirmiş, ziyaretçiymiş gibi atölyeden çıkarılıyor. İşveren sana dayatıyor bunu, yoksa işinden olacaksın. Uymayıp ne yapacaksın ki, emekli maaşı 1700 TL. Nasıl geçinecek sadece bu parayla? E zaten 1250 TL’sini kiraya veriyor. Kimisi diyor ya: “Telefonunuz var işte, o kadar da kötü değil demek ki durumunuz.” Ama anlamıyorlar, bu akıllı telefonlar bir lüks değil. Temel ihtiyaçları karşılayan aletler lüks değildir ya. Bulaşık makinasına da lüks olarak bakanlar var. İş kazasından ötürü benim parmağım koptuğu zaman ben bulaşık yıkayamadım, makinam olmasa ne yapacaktım? Haftanın 3-4 günü işten çıkıp başka bir işe gidiyorum. Ev işlerimi yapamıyorum. Çamaşır makinası, bulaşık makinası lüks değil. Hayatımızda lüks olan bir şey yok aslında. Lüks olan şeylerin yanından bile geçemiyoruz zaten.

Peki atölyede çalışanların ağırlıklı olarak oturduğu bir mahalle var mı?

-Ümraniye’den, Üsküdar’dan, Zeytinburnu’ndan, Tuzla’dan gelenler var. Beylikdüzü’nden, Esenyurt’tan gelen de çok. Gelmek zorunda. Orada ne iş yapacağım diyor çünkü insanlar. Esenyurt’ta kiralar ucuz, insanlar 700 TL kira veriyor. Zeytinburnu’na gelse 1200’den başlıyor kiralar. Ailesi Esenyurt’ta ama işçi: “Ben gelip giderim,” diyor. Biz 8.30’da işbaşı yapıyoruz. Esenyurt’tan gelen işçi, iki saat önceden evden çıkmak zorunda. Beş dakika bile geç kaldığınızda bir ton laf söyleyecek patronlar var çünkü. Akşam çıkış saatimiz ise 19.00. Bu hesapla Tuzla’dan gelen birisi, işe geliş-gidiş saatleriyle birlikte günün üçte ikisini işte geçiriyor.

Tekstil atölyelerinde de durum farklı değil. Bir arkadaşım tekstil atölyesinde çalışıyor. Birçoğunun sigortası yok. Birçok patron da Suriyeli, Afgan, Özbek çalıştırıyor ve onlara sigorta yapma zorunluluğu yok.[1] Denetleme olduğunda da patronlar bir şekilde bir yolunu buluyor. Bu sektörler böyle işler yani. Benim şu an çalıştığım yer kötünün iyisi. Sigortasız insan çalıştırmıyor ama çalışanların çoğu emekli. Kimisi de diyor ki: “İşverene de bir şey yapılmıyor ki işveren ne yapsın?” Ben buna katılmıyorum. Pandemi sürecinde altı ay boyunca evde kaldım, ücretsiz izne çıkarıldım. Devletten aldığım 1106 TL parayla geçinmek zorunda kaldık kızımla. Nasıl geçineceksiniz? Ben kiramı ödeyemedim.

Zeytinburnu’nda Afgan, Özbek çok fazla var ve hepsi kaçak çalıştırılıyor. Bir iki kere denk geldim. Çocuğu yakaladılar, yabancı şubeye götürdüler, iki üç gün sonra çocuk geri geldi. Onlara da bir şey diyemiyorsun. Kimisinin ülkesinde savaş, hepsinin başında geçim derdi… Ne yapacaklar?

İş yerlerinin denetlenmesi de önemli, sadece bu pandemi sürecinde de değil. Grip, nezle de bir salgın hastalık sonuçta. Tekstil, deri, gıda sektörlerinin denetlenmesi lazım. Meslek hastalığı olarak sayılması gerek birçok şey var aslında. Biz kürk dikiyoruz, kıl yumağı ile uğraşıyoruz ve bundan hastalanan birçok insan var aslında. Kot taşlama işinden hastalanan birçok insan var, ya da varis mesela. Bunların hepsi meslek hastalığı, kimse bilmiyor mu? Ne yazık ki bilmiyor. Eğitim ve denetim zorunlu olmalı bu sektörlerde yani. Deri sektörünün şöyle güzel bir yanı var: Tekstildeki gibi yoğun bir baskı yok. Tekstil atölyesinde sürekli başında biri var ve sen de sürekli aynı randımanı göstermek zorundasın. Birçok tekstil atölyesi 8.00’de işbaşı yapıyor, akşam 19.00-19.30’a kadar çalıştırıyor, toplam bir buçuk saatlik molaları var. O bir buçuk saatin dışında sürekli aynı randımanla aynı performansı göstermek zorunda insanlar. Bin tane işi bir günde halletmen gerek. O işi de normalde on kişi yapması gerekirken beş kişi yapıyor. İnsanlar mutlu değil yani, nasıl mutlu olsunlar ki? İnsanlar gülmeyi unuttu. Sosyal faaliyete ayıracak vaktimiz bile yok, ben uzun zamandır arkadaşlarımla oturamıyorum. Bunun pandemiyle alakası yok, son birkaç yıldır durum böyle. Paylaşmayı unuttuk resmen, çay içerken bir başka arkadaşıma da çay alınca bana şüpheyle bakıyor, neden iyilik yaptı ki diye şüpheleniyor. “Bana çay veriyor ama benden bir çıkarı mı var,” diye bakıyor insanlar.

Bu arada deri sektöründe genelde parça başı çalışırsın. Günde kaç tane iş çıkarırsan ona göre para alırsın. Şu an çalıştığım yerde yaklaşık iki senedir çalışıyorum ben. Sigortasız çalıştığım zamanlar da oldu, mecbur kabul ediyorsun. Bir yere giriyorsun, “Sigortanı bir ay sonra yapacağız,” diyorlar. “Tamam,” diyorsun. Sonra bir ay geçiyor, iki ay geçiyor, aylarca oyalıyorlar seni. Mecburen ben de mecbur kalan herkes gibi sigortasız çalıştım. Bir tek ben yaşamıyorum bu sorunları da. Sezonluk bir iş bir de deri sektörü. Üç dört ay iş olmadığı için evde oturanlar var. Bizde pek yıllık izin yok dediğim gibi, kışın da yazın da boşluklarımız oluyor. İnsanlar onları değerlendiriyor. Resmi tatiller de tatil olmuyor. Dini bayramlarda insanlar tatil yapıyor üç beş gün. 1 Mayıs mesela resmi tatil. Ben gidiyorum, bir gün önce diyorum: “Ben 1 Mayıs’a gideceğim. Beni işten çıkartıyorsan bugün çıkart, çıkartmazsan 2 Mayıs’ta buradayım.”

İşverenler 1 Mayıs’ta da işçileri çalıştırıyorlar mı?

Tabii çalıştırıyorlar, ben 1 Mayıs alanındayken bütün arkadaşlarım çalışıyordu, ben fotoğraf atıyordum onlara. Yani hak verilmez alınır derler ya, doğru. Kimse vermeyecek, biz alacağız. Benim de yapamadığım çok yer oluyor tabii, hayat şartları. Birçok şeye katlanıyor insan geçinebilmek için, acı bir durum.

İş yerinde yemek meselesi nasıl oluyor?

Birçok yerde yemek parası veriliyor ama verdikleri para yetmiyor tabii. Anlaşmalı lokantalar var tabldot yemek çıkaran bir tek onlara yetiyor paran. Canın başka bir şey yemek isterse bir sürü para dökmen gerek. Çoğu iş yerinde yemek için 14-15 lira veriyorlar, daha çoğunu veren yok. Deri atölyelerinin hepsi böyle neredeyse, tekstil atölyelerinde ise durum daha kötü, 8-9 lira veriyorlar sadece. Haliyle birçok insan da yemeğini evden getiriyor. Sabahın köründe kalkıyorsun; işe mi gideceksin, çocuğa kahvaltı mı hazırlayacaksın, kendine kahvaltı mı hazırlayacaksın, yoksa kendi öğle yemeğini mi hazırlayacaksın? Bunların hepsini düşünmen gerekiyor. Yani aslında iş akşam evde başlıyor. Akşam yemeğini topladıktan sonra mutfağa gidip ertesi günün yemeğini yapıyorum mesela. Günün yaklaşık 18 saati işle geçmiş oluyor böylece. Bir de deri sezonları iki üç ay sürüyor, iş olmayan aylarda geçinebilmek için sezon boyu gece 1-2’ye kadar çalışıp, eve gelince bunları yapman gerekiyor.

Peki deri işçileri sezon bittikten sonra ne yapıyor, başka iş mi bakıyorsunuz?

E tabii ki, büyük firmalarda sezon yok. Belki yılbaşında bir hafta tatilleri oluyor. Ya oralarda iş bakılıyor, ya da başka sektörlerde bakılıyor. Ben mesela kafelerde çalışıyorum. Seçeneğin yok. Maksimum seçeneğin ya garsonluk yaparsın kafede ya da lokantada bulaşıkçılık yaparsın. Kötü bir şey değil bu, çalışıp emek ediyorsun. Ha emeğinin karşılığını alıyor musun, hayır. Yani “ben bu sezon çok çalıştım, dinleneyim, eve gidince yatayım,” gibi bir şansın yok. Emekli kadınlar da erkekler de çalışıyor. Bizim iş yerinde de bir abla var, 35 yıl çalışmış emekli olmuş ama hala çalışmak zorunda.

Haftalık izniniz kaç gün oluyor?

Genelde cumartesi öğleye kadar iş oluyor, pazar tatil oluyor. Normal iş günlerinde de 7’de çıkıp evine geliyorsun işte. Tabii anneler için böyle değil; anneler işten çıkıyor manava, markete uğruyor, yapması gereken işleri yapıyor. On gün boyunca tuz almayı unutabiliyor mesela bir anne, 10 gündür tuz almayı unutuyorum eve. Kadın olunca daha zor tabii. Kadın olmak zor, anne olmak daha zor. Biraz daha fazla mücadele etmek gerekiyor. Her sektörde kadınsanız, bir de üstüne boşanmış bir kadınsanız daha çok psikolojik baskı görüyorsunuz. Mağazalarda, tekstil, deri atölyelerinde, birçok işte çalıştım, hepsinde böyleydi. Birçok iş yerimden de bu yüzden ayrılmak zorunda kaldım. Sadece bir erkekten boşandığım için bunları yaşadım, yaşattılar yani.

İş yerinizde kaç işçi var? Ortalama kaç senedir çalışıyor bu işçiler?

Yirmiye yakın aslında ama değişiyor; işler yoğun olduğunda ekstra alım yapılıyor, azaldığında birkaç kişi çıkıyor. On yıllık çalışan da var, altı yedi yıllık da. 95’ten beri deri sektörünün içinde olan da var. Ben de 96’dan beri deri sektöründeyim bu arada. Ara verdiğim oldu, moda ile uğraştım ama asıl olarak 96’dan beri çalışıyorum ve emeklilik bekliyorum işte hala. Şu anki iş yerimde de, bir buçuk senedir çalışıyorum.

İş yerinizde hiç sendikal girişim oldu mu?

Yok hayır, eskiden olsa örgütlenirdi insanlar. 90’lı yıllarda topluca gidip sendikaya üye oluyordu işçiler, hatırlıyorum. Ben çok küçük yaşlarda çalışmaya başladığım için sendika benim için uzaya çıkmak gibi bir şeydi, çok güzel bir şeydi. Emeği öğrendik, haklarımızı öğrendik, hukuku öğrendik sendika sayesinde. Ama şu an insanlar işten atılma kaygısı yaşıyor. İşten atılma süreci, sonrasında tekrardan iş bulma aşaması çok yıpratıcı çünkü. Dolar olmuş bilmem kaç, arkadaşlarımın düğünlerine gidemiyorum, ben mesaideyim falan diyorum. Sosyalleşememenin bir örneği mesela bu. Cenazeye, düğüne, toplu bir yere gidecek ne vakit, ne de para var. Bir yere giderken düşünüyorsun, bu harcadığım parayla üç gün sonra elektrik faturamı ödemem gerek. Geçinemiyorsunuz çünkü. Ben alıyorum 2500 lira. Kiram 1200, elektriği, suyu, şimdi kış da geliyor, soba yakmak zorundayım. Her kış küçük odalara kapanıp ısınmaya çalışıyoruz, birçok insan da böyle yaşıyor. Doğalgaz yakamıyor insanlar.

Bir deri işçisi olarak, pandemi sürecinden nasıl etkilendiniz?

Pandemi de zorluyor tabii, hastalıktan korkuyoruz evet ama asıl beş altı ay evde kaldık, devletin emekliliğimden kestiği parayla geçinemedik. Benim paramı bana verdi, onu da 1106 lira verdi. Komik bir miktar. Nasıl geçinelim o parayla, ekstra bir iş yapmak zorunda kalıyorsun tabii. Ben karantina döneminde karton toplamayı dahi düşündüm, başka bir yol bulamadım çünkü. Niye böyle diyorum, hükümeti suçluyorum, insanları suçluyorum. Tutulacak yerimiz de kalmadı, tutunacak yerimiz de. Ne olacağız, bilmiyorum. Zeytinburnu da tetikliyor bunu, çok karma bir yer burası. Çıplak ayaklı çocuklar da görüyorsunuz, çöpten yemek toplayan da, mülteciler de, göçmenler de… Hayata karşı nefretiniz artıyor bu yüzden.

[1] Yabancıları sigortalı çalıştırma zorunluluğunun olmaması doğru bilgi değil. Suriyeliler geçici koruma kapsamında değerlendirildikleri için çalışma izni alınıp kayıtlı olarak çalıştırılabiliyorlar. Ancak birçok sektör gibi deri sektöründe de kayıt dışı işçi çalıştırma patronların lehine bir durum yarattığından patronlar, diğer çalışanlara da meseleyi bu şekilde aktarıyor.