Kent Emekçileri Anlatıyor | Gazeteci: “Gazetecilik demek işsizlik, yoksulluk, çaresizlik demek; çünkü sisteme muhalif bir meslek.”

“Bu sektörde duyduğum ve bana ders olan tek bir cümle var: “Biz bir aileyiz.” Ben evimin kirasını ödeyemezken; istediği yere tatile giden, istediği gibi giyinen bir patron varsa aile değiliz. Hiçbir emekçinin iş yerinde ailesi yoktur. “Biz bir aileyiz” cümlesi eşittir, sömürü çarkının ta kendisi.”

Röportaj: Meryem Betül Topkaya / Rohat Can Uygur

Beş senedir sektörde bulunan Gazeteci Ökkeş Taşkın ile gelişen teknolojiyle birlikte dönüşüme uğrayan sektörün zorluklarını, gazeteciliğin değişen tanımını, yaşanan hak gasplarını ve iktidarın basına yönelik baskılarını konuştuk.

İsmim Ökkeş Taşkın. Cumhuriyet Gazetesi çalışanıyım. İstanbul Üniversitesi Gazetecilik bölümünden mezun oldum. Gazeteciliğin sorunlarından bahsedebilmek için öncelikle gazeteciliğin tanımını yeniden tartışmamız gerekiyor. Dünya küresel bir köy haline dönüştü, teknolojiyle birlikte yazılı basın etkisini yitirdi. Yaptığımız iş artık gazetecilik mi yoksa pazarlama mı? Artık iyi bir editör, iyi bir gazeteci, “iyi bir pazarlamacı” olup olmadığına bakılarak karar veriliyor. İyi bir dönemde, iyi bir eğitim aldığıma inanıyorum. Fakat şu an ülkede seksen doksan iletişim fakültesi var, bu fakülteler her yıl on binlerce mezun veriyor ve sektörün bu kadar mezunu istihdam etmesi mümkün değil. Türkiye’de gazetecilik sektörü bu kadar geniş değil. Bu sebeple birçok mezun ya işsiz ya da hayata tutunmak için güvencesiz ve düşük ücretle çalışmaya zorlanıyor. Özellikle internet mecrasında çalışanların iş yükü çok fazla ve çalışanlara büyük bir mobbing uygulanıyor. “Çalışma saati” kavramı kalmadı, çünkü teknoloji artık cebimizde. Gece evdeyken veya yolda yürürken haber yazmak zorunda kalabiliyorsun. Eskiden muhabirlerde telsiz vardı. Sahada haber kovalayıp, haberin geldiği yere yönelirlerdi. Şimdi sürekli internetten haber tarıyorsun. Örneğin günlük takip ettiğim yedi sekiz ajans var. Hiçbir şey yapmasan bile bu, rutinin haline geliyor. Bu da aslında mesai ama mesai kavramı artık kaç haber girdiğin, ne kadar haber okuttuğundan ibaret. Ajanslardan haber taraman, haberi düzenlemen, baştan yaratman önem arz etmiyor. Dijitalleşme ile birlikte emekçilerin sorunları bunlara dönüştü. 6 gün boyunca en az 10 saat çalışıyorsun. Üç kişinin yapacağı işi, bir kişi yaptığı için birisi hasta olduğu zaman izin yapamıyorsun veya işin çıktığı zaman gidemiyorsun. Fedakarlık yapman bekleniyor.

Enformasyon akışı çok hızlı, bu akışa ne kadar ayak uydurabilirsen, o kadar iyi gazeteci ve editörsün. Ben 5 gün çalışıyorum ama çoğu gazeteci 6 gün çalışıyor. İşe gitmek, işten dönmek zamanını alıyor, yapman gereken birçok şey var. Bu zamansızlığın içinde 6 gün çalışmak, bir emekçi için ciddi yük demek. İnternet sektöründeki gazeteciler Basın Kanunu’ndan hariç tutuluyor, bu da gazeteci olarak tanımlanmamak demek. Basın Kanunu’na bağlı gazetecilerin 5 yıl yıpranma payı vardır, 5 yıl erken emekli olurlar. Bu kanuna bağlı çalışamamak kıdem kaybına, sarı basın kartı elde edemediğin için erken emeklilik hakkının elinden alınmasına neden oluyor.

Tekelleşme ile birlikte sendikal haklarının elinden alındığını söyleyen Taşkın, basının sermayenin eline geçtiğini belirterek, önceki iş yerinde yaşadığı istifa sürecini ve işsizlik deneyimlerini anlattı.

Şu an çalıştığım yere başlamadan önceki iş yerimde maaşlarımızı alamıyorduk ve altı arkadaş istifa kararı aldık. Çalıştığımız gazetenin ünlü bir gazete olması sebebiyle kamuoyunda yankı uyandıran bir karar oldu. Emekten dem vurup emekçilerin maaşlarını ödemeyen gazeteden istifa ettiğimde, “Bu insanlar asi, başımıza bela olur” düşüncesi oluşacağı için iş bulamayacağımı düşündüm. O sırada sendikalıydık, sendikaya maaşımızı alamadığımızı bildirdik, bir temsilcisi dahi gazeteye gelmedi. “Son raddeye geldik, en azından bir yol gösterin,” dediğimizde, en fazla hukuki destek verebileceklerini söylediler. Sendikaların kendilerini sorgulamaları gerekiyor. Emekçiler ne kadar sendikaya inanıyor, sendika emekçiler için ne yapıyor? Ben yine sendikalıyım ama bir faydasını göremedim. Toplu iş sözleşmesi görmedim, buna dair yürütülen bir süreç görmedim, hiçbir şey görmedim. Herkesin sorunları ortak ama sendika kör, sağır, dilsiz. O süreçte bir sendikaya daha yardımcı olurlar düşüncesiyle e-devlet üzerinden başvuru yaptık. Aradan günler geçti, başvurumuzu onaylayıp onaylamayacaklarını sormak için aradık. “Onaylayacağız,” dediler. Bir ayın sonunda sistemde sorun olduğunu, onaylayamayacaklarını söylediler. İstifa sürecimiz kamuoyuna yansıyınca utanıp döndüler. Biz başka sendikaya üye olmuştuk, çünkü emekçiler arkasında güç, yanında birilerini istiyor. Bir yerde patron ve mobbing varsa teksin. “Zaten işsizlik var, ekonomi kötü; işimi kaybedersem aç kalırım” korkusuyla işçiler ses çıkaramıyor. O nedenle sendikanın patronun değil emekçinin yanında saf tutması gerekiyor. Sorunlara eğilmesi, emekçinin hakkını gözetmesi gerekiyor. Yapacağı tek şey bu, bunu da yapamıyor. Geçen yıl asgari ücret pazarlığında sendika başkanı, Çalışma Bakanı’na dönüp: “İşi kapattım,” dedi. Bu sendikal faaliyetin içinde kime güveneceksin? Patronlar da biliyor sendikanın anlam ifade etmediğini ve çalışanların yalnız olduğunu.

Daha önce işsizliği uzun süre deneyimledim. Zaten gazetecilik demek işsizlik, yoksulluk, çaresizlik demek; çünkü sisteme muhalif bir meslek. Bu sebeple toplumdan dışlandığını hissediyorsun. İşsiz kaldığım süreçlerden şöyle bahsedeyim: Üniversiteden mezun olduğumda sektöre stajyer olarak başladım. Bir alan özelinde çalışmıyordum, her şeyi yapıyordum. İsmim stajyerdi ama ücretli çalışan bir insandan fazla çalışıyordum. Sektörde hayal kırıklığı yaratan başka kısım ise “ideoloji” adı altında yaşanan emek sömürüsüydü. “Kamu yararına iş yapıyoruz, halkı bilgilendiriyoruz,” cümlelerinin ardından güvencesiz çalıştırma geliyor. Şu ana kadar bu sektörde duyduğum ve bana ders olan tek bir cümle var: “Biz bir aileyiz.” Tavsiyem şu: Biri nerede “Biz bir aileyiz” derse, oradan kaçın. Çünkü bir yanda işe gelmek için yol parası bulamayan emekçiler oluyordu, diğer yanda Cihangir’de dolar üzerinden kiraladığı evde oturan patronlar. Ben evimin kirasını ödeyemezken; istediği yere tatile giden, istediği gibi giyinen bir patron varsa aile değiliz. Bu cümlenin altında büyük bir öfke var. Hiçbir emekçinin iş yerinde ailesi yoktur. “Biz bir aileyiz” cümlesi eşittir, sömürü çarkının ta kendisi. Diğer işsiz kaldığım süreçlerde de toplumsal baskıyı çokça hissettim. Bakınıyorum, haber salıyorum, bekliyorum ama bir türlü iş çıkmıyor. “İş bulabildin mi?” sorusunun devamı şu: “Sen bakmıyorsun, çaba sarf etmiyorsun ki.” Sistemin, mevcut iktidarın, işsizliğin, güvencesiz ve ağır şartlarda çalıştırılmanın, patronların, hiç kimsenin suçu yok. Tek suçlu sensin, yeteneğin, vasfın, çaban yok. Artık yalnız birisin. İşsizliğin getirdiği yoksulluğa, hatta açlık sınırına itiliyorsun. Çaresizlik demiyorum; bu benim için çaresizlik değil, bana yaratılmış çaresizlik. Üniversite okuyorsun, yıllarını veriyorsun. Hayallerinle beraber mezun oluyorsun ve karşılaştığın sonuç işsizlik.

Basına yönelik saldırıları ve siyasi krizlerin gazeteciliğe etkisinden söz eden Taşkın, “Sindirme politikalarına rağmen gazetecilik yapmaya çalışırsan bedeli cezaevi oluyor,” ifadelerini kullandı.

Gazetecilik eski tanımını yitirdi. 1980 darbesinden sonra fikir gazeteciliğinin yerini kitle gazeteciliğine bırakmasını amaçladılar ve başardılar. Artık çok hızlı enformasyon akışı var. Kitleye vermek istediğini veremiyor, gündem belirleyemiyorsun. Bugün Twitter’ı açtığımızda, haber çöplüğünün içinde kayboluyoruz. Okuduğumuz cümle bir iki dakika düşünmemize sebep olabiliyor, ardından bir magazin haberi gördüğümüzde unutuyoruz.

Tekelleşme ile basın sektörünün patronların eline geçmesiyle ciddi bir reklam kaynağı oluştu. Reklam kaynağına zarar verebilecek, yayın politikasının dışında bir haber yapmak, milyonlar kaybettirebilir.

Bunların yanında iktidar baskısı da var. Binlerce gazeteci cezaevinde; kovuşturma, soruşturma aşamasında olan ve mesleğini hakkıyla yapmaya çalışan gazeteciler var. Sindirme politikalarına rağmen gazetecilik yapmaya çalışırsan, bedeli cezaevi oluyor. Türkiye’de karmaşa yaratılmak isteniyorsa önce gazeteciler tehdit edilir, bastırılır, öldürülür. Örneği saymakla bitmeyecek kadar fazla: Uğur Mumcu, Hrant Dink, Metin Göktepe… Bu sebeple basın sektörünün desteklenmesi ve özgürleştirilmesi gerek. Fakat ne kadar mümkün, kestirmek çok güç.

Gazeteciliğin kişinin üzerindeki psikolojik etkilerini de ele alan Taşkın, sektörde nelerin değiştirilmesi gerektiği yönündeki sorumuza ise şu cevabı verdi:

Gazetecilik yapmak psikolojik olarak yıpratıcı. Her gün çok fazla habere maruz kalıyorsun. Zamanla köreliyor musun dersen, hayır hislerim değişmiyor; çünkü görüyorsun, yaşıyorsun, düşünüyorsun, üzerine okuyorsun. Tekrardan, defalarca okuyorsun. Anlamak ve değiştirmek için daha çok okumak gerekiyor. Bu enformasyon akışını bir şekilde durdurmak gerekiyor. Gündem belirleyici bir noktadan ilerlemek, kitleleri köreltmeden düşünmeye sevk etmek gerek. Eskiden yazılı basın nasıl günlerce konuşuluyorsa tekrardan o durumu yaratarak, tıklanma kaygısından, para hırsından uzaklaşmalıyız.