Koronavirüsle Hayatta Kalmak – Nazlı Bülay Doğan

Hayatımızı derinden etkileyen bilimsel ve teknolojik gelişmeler karşısında seyirci konumunda kalmak, günümüz toplumlarının birincil özelliklerinden biri haline geldi. Süreçlerin karmaşık yapısı, alana dair uzman bilgisi olmayan birçok insanı karar alma mekanizmalarının dışında kalmaya zorlarken; daha da büyük bir sorun, bu süreçlerin “gelişme” yerine “kriz” halini aldığını durumlarda ortaya çıkıyor. 2020 yılı başından beri radarımızda olan, son hafta itibariyle Türkiye sınırları içinde olduğu resmi olarak kabul edilmesiyle, gündemin baş sırasına taşınan koronavirüs krizi de bu krizlerden biri.

Virüsün hangi ülkelere bulaştığı, ne kadar can aldığı, kaç şehri felce uğrattığı ve elbette ki virüsten korunma yolları en popüler konulardan. Özellikle virüsten korunmaya yönelik tedbirler, üzerinde durulması gereken önemli noktalar. Toplumsal, siyasal ve ekonomik hayatımızı bu denli etkileyen bir krizin, sadece tıbbi ölçütlerle tartışılamayacağı da aşikâr. Ülkeler sınırlarını kapatmaya, uçuşları durdurmaya ve karantina uygulamaları almaya başlarken, virüsün hastalık dışında nelere gebe olduğuna dair tartışmalar da ufukta belirmeye başladı.

Olağanüstü Hal Ne İçin Gerekli?

Bu tartışmaların belki de en önemlisi, Agamben tarafından şubat başında başlatılan “istisna hali” tartışması.[1] Bu görüşe göre, yeni tip koronavirüs (Covid-19) ile ilgili bu kadar muğlaklık varken devletlerin bu durumu “istisna halini normal bir yönetim paradigması olarak kullanma eğilimi” içinde olmalarının, kolektif bir panik hali yaratarak özgürlüklerin kısıtlanmasına sebep olacağı iddia ediliyor. Tam da bu nedenle Agamben tartışma yaratacak metninin başlığını “Gerekçesiz Bir Acil Durumun Yarattığı İstisna Hali” olarak belirlemiştir.

Agamben’in tartıştığı göz ardı edilebilecek bir mesele değil. Türkiye’de de virüsün görüldüğünün Sağlık Bakanı tarafından açıklanmasıyla, mevzunun toplumsal ve siyasal izdüşümleriyle ilgili tartışmalar başladı. Devletlerin virüs tehlikesi üzerinden toplumsal korkuyu nasıl kullanacakları sorulan önemli sorulardan. Küresel karantinanın gönüllü kabulü, bilimsel açıdan gerekli olabilir ancak bunun bir kurala dönüşmesi tehlikesi, var olan iktidarlara çok büyük bir denetim deneyimi kazandırması atlanmaması gereken noktalar.[2]

Meselenin daha somut yansımalarıysa göçmenler gibi sınır ötesi hareketliliğe sahip insan gruplarıyla ilgili. Endişelerin bir kısmı, bu tarz korunma ve tecrit kararlarının göçmen karşıtlığını ve yabancı düşmanlığını tetikleyeceği üzerine.[3] Bu endişe, askerileşme ile buna dayalı gözetleme ve denetim pratiklerinin, uzun dönemde kendi (zengin) vatandaşlarını korumaya yönelik koruyucu duvar politikalarını hızlandırabileceği üzerine kurulu. Komplo teorilerine girip Covid-19’un özellikle bu amaçla tasarlanmış bir icat olduğunu iddia etmeden önemsememiz gereken, bu tarz pandemilerin, neoliberal düzenin olmazsa olmazı malların ve sermayenin akışının sorunsuz ilerlemesine karşılık insanların özgürce hareket edebilmesinin önlendiği bir dünya sistemini destekleyeceğidir.[4] Bu ekonomik modelin destekleyicisi de elbette, yabancı düşmanlığı üzerine kurulu sağcı görüşler olacaktır. “Le péril jaune [sarı tehlike]” söylemi, Fransa’da Ocak 2020’de Asya kökenlilere karşı koronavirüs üzerinden üretilmiş bir söylem gibi gözükse de aslında bu terimin temeli 19. Yüzyılın sonuna kadar gitmektedir. Birçok benzer söylem gibi bu terim de “Öteki”ni bir hastalık olarak inşa eden bir ideolojinin ürünüdür. Bugün Avrupa’daki aşırı-sağın açıkça dile getirdiği, Türkiye’de ve daha birçok ülkede kamuoyunda bazen üstü kapalı bazen de açıkça öne sürüldüğü gibi aslında bu öteki korkusunun temeli sınıfsal eşitsizliklere ve işçi sınıfı korkusuna dayanmaktadır.

Salgınlar ve Sınıf Nefreti

1831-1832 yılları arasında, kolera salgınıyla ilgili söylemlere bakan René Baehrel, ilginç verilere ulaşır.[5] Şu anki durumdan farklı olarak aslında salgın dönemlerinde sınıf öfkesinin alt sınıftan üst sınıfa doğru geliştiği görülmüştür. Kolera salgını sırasında kızgın kalabalıklar, zenginlerin ve onların işbirlikçileri olarak görülen doktorların, fakirleri ve işçileri siyasetten uzak tutmak için kolera salgını bir yalanı ortaya attığını düşünürler. Dönem, 1830 Devrimi’nin hemen sonrasıdır ve kitlelerin örgütlenme kabiliyeti ile bu örgütlülük üzerinden siyasete müdahalesi 1789 döneminden de yüksektir. Salgının Fransa’da yayılmasıyla bu sefer kitlelerin tavrı öfkeye dönüşür; soyluların ve burjuvaların yoksul halkı zehirlemek için bu salgını ortaya çıkardığına dair bir inanç vardır. Dönemin yazışmalarında “Paris’in güvenliği için korktum. Dürüst insanların ve onların mallarının tehlikede olabileceğini düşündüm,” ibareleri görünür.

Günümüz salgınında da kitlelerin öfkesinin yöneldiği, bu Covid-19’u bilerek yaymakla suçlanan Amerikan hükümeti ve(ya) Çin hükümeti gibi aktörler vardır. Ancak bunun dışında bir sınıfsal öfkeden bahsetmek henüz mümkün değildir. Kaldı ki, kolera ve benzeri pandemilerden farklı olarak koronavirüsün sınıfsal ayrım gözetmeksizin yayılışı, kitlelerde bir eşitlik tatmini uyandırıyor. Ünlü aktör Tom Hanks ve eşi, siyasetçilerden Kanada Başbakanı Justin Trudeau’nun eşi, İran Sanayi, Maden ve Ticaret Bakanı Rıza Rahman, İngiltere Sağlık Bakanı Nadine Dorries, koronavirüs testi pozitif çıkan isimlerden sadece bazıları.

Öte yandan virüsün her kesimi aynı şekilde etkilediğini söylemek büyük bir yanlış olur. Farklılıkların en önemlisi tıbbi; koronavirüsün bulaşıcılığı ve öldürücülüğü, kişinin yaşam şartlarından ayrı düşünülemez. Öldürücülüğü konusunda uzlaşılan düşünce, kronik hastalar ve 60 yaşının üstünde olanlar için virüsün çok daha tehlikeli olduğu. Ancak bulaşıcılığı konusunda çok dile getirilmeyen husus, elbette ki virüsün hijyenik olmayan şartlarda yaşayan insanlara daha çabuk bulaşacağı konusu.

Zenginlerin virüsten korunmak için aldığı adalar ve yatlar, sansanyonel haberler olarak haber akışlarına düşerken; çok daha sıradan hayatlarımızda neyi yapıp neyi yapamayacağımıza dair meseleler her gün karşımıza çıkıyor. Toplu taşımaya binmemek, evden çalışmak, hijyen kurallarına dikkat etmek, marketten alışveriş yapmak yerine eve sipariş istemek, bunların hepsi de göz ardı edilen sınıfsal ayrımlara işaret ediyor. İş yerine gidebilmek için toplu taşımadan başka seçeneği olmayan, evden çalışılamayacak manüel meslek gruplarına ait olan ve üretim temposu sebebiyle, hijyen kurallarını dahi uygulayacak vakti olmayan[6] çalışanların koronavirüsten korunmak için çok fazla seçenekleri olduğu söylenemez. Çözüm bu çalışanların da çalışmalarının durdurulması mıdır sorusunda ise, başka bir sorun ortaya çıkıyor. O zaman bu insanlar nasıl hayatta kalacaklar?

“Salgınlarda eve sipariş istemek etik midir”[7] başlıklı tartışma bu sorunu farklı perspektiflerden inceleme fırsatı veriyor. Metin bir yandan, kendimizin almak istemediği bir riski başkasının üzerine yıkarak bu tavrın etik olmaması üzerine bir argüman geliştirirken; öte yandan, bu tarz sektörlerde çalışan insanların iş olmadığı takdirde para alamayacak olmaları, dolayısıyla hayatlarını idame ettiremeyeceği gerçeğine de vurgu yapıyor. Mesele sadece bu sektörlerle de kısıtlı değil. THY dahil olmak üzere birçok kurumsal şirketin, zarar ettiği gerekçesiyle çalışanlarını zorunlu ücretsiz izne gönderdiği konuşuluyor. Üniversiteler dahil olmak üzere, saat başı çalışan işçilerin kendi iradeleri dışında yaratılan bu istisna hâli nedeniyle ücretlerini alıp alamayacakları belirsiz. Amerika gibi sağlık güvencesinin son derece kısıtlı ve pahalı olduğu ülkelerde, virüsün bulaştığı ekonomik durumu düşük kişilerin maddi riskleri göze alıp hastanelere gidip gitmeyeceği çok daha muğlak.

Tabii bir de, son dönemimizin olmazsa olmazı yabancı düşmanlığı sahnedeki yerini korumaya devam ediyor. Farklı ülkelerdeki sağcı siyasetçilerin açıklamalarının yanı sıra Türkiye’de de koronavirüsün yabancılar tarafından getirildiği bahanesiyle Afgan uyruklu birinin bıçaklanması,[8] salgınla yeniden hortlayan antisemitizm örnekleri[9] muhtemel bir eğilimin başlangıcı olabilir. Özellikle şu anda Avrupa’nın sınır kapılarında beklemekte olan mülteciler için zorlu yaşam koşulları, virüsün yayılmasına uygun bir ortam sağlıyor. Yabancı düşmanlığının körüklenmesi yerine alınması gereken sağlık tedbirleri bir an önce uygulanmazsa, salgının yayılımı daha da genişleyeceğe benziyor.[10]

Plague Oyunu ve Gerçek Dünya

2012 yılında sürülen bir telefon oyunu kısa sürede popüler olmuştu. Hatırlayan vardır; Plague [Salgın] isimli oyunun amacı, bir salgın yaratarak insanlığın sonunu getirmekti. Üzerinde düşünülmüş detaylar barındıran oyunda, başarılı olmak istiyorsanız, öncelikle çok ağır semptomlar göstermeden hastalığınızı yaymanız – öteki takdirde karantina önlemleri salgının yayılmasını çok erken aşamada engellerdi – ve sonrasında hastalığı ölümcül hale getirmeniz gerekirdi. Hastalığı ancak tüm ülkelere ve dolayısıyla tüm nüfusa bulaştırabilirseniz insanlığın sonunu getirebilirdiniz. Bu sırada arka planda ayaklanmalar, darbeler ve hükümetlerin çöküşü senaryoları oynardı.

Gerçek dünyaya baktığımızda, bunların hiçbirinin olmadığını görüyoruz. Var olan sisteme güvenimizin bu denli sağlam olması, tarihten ve salgın temalı oyunlardan farklı olarak, suçu ve çözümü kendimizde aramamız neoliberal ideolojinin “girişimci birey” tezini ne kadar da benimsemiş olduğumuzu göstermiyor mu? Salgından korunmanın elbette ki bireysel koşulları vardır. Ancak salgınların ve salgınla baş etmenin siyasal ve toplumsal yönleri de vardır. Sağlık ve araştırma alanlarındaki kesintiler ile emeğin esnekleşmesi/güvencesizleştirilmesi meselelerini konuşmadan ve buna dair talepler üretmeden ellerimizi yıkamanın, kolonya banyosu yapmanın faydası kısıtlı kalacak. Bu nedenle, Daniel Tanuro’nun “Covid-19 üzerine 8 Tez”inden 6. Teze dikkat çekmekte fayda var.[11] Ekonomik krizlerin faturasını emekçilere yükledikleri gibi salgının da faturasını bizden çıkarmalarına izin vermemeliyiz. Karantina, güvenlik, olağanüstü hal gibi askeri önlemlerin alınmasında bu denli istekli davranan hükümetlerin, hayatımızı idame ettirmek için gerekli ücret ve ihtiyacımız olan sağlık hizmetlerine ulaşım konularında sağırlaşması kabul edilemez. Proletarya, hayatta kalmak için emek gücünü satmak zorunda olan kişi olarak tanımlanır. Covid-19 gibi bir pandeminin, kapitalizmin tüm şatafatını bir anda kaldırıp önümüze koyduğu acı gerçek budur. Kiralar, faturalar, temel besin ve – salgın düşünüldüğünde – fahiş fiyata çıkan hijyen ürünlerine ulaşmak için ihtiyacımız olan maddiyat sabitken; sistem için çalışamadığımız için bunlardan mahrum kalmamız, çok da uzak bir gelecek gibi gözükmüyor. Sistemin “işler” durumunda bile geçim derdi yüzünden hayatından vazgeçen onlarca insan vardı; sistemin işlemediği durumda elimizde ne kalacak? Salgının varlığı tüm bunların farkına varmak ve hakkımız olanı talep etmek için bir fırsat olabilir. DİSK’in önerdiği ücretli koronavirüs izni bu bağlamda önemli bir taleptir.[12] Bu talepler daha da geniş kesimleri kapsayacak şekilde geliştirilmelidir.

Zizek’in iddia ettiği gibi hepimiz aynı gemide değiliz ve bu virüs tüm insanlığı aynı şekilde etkilemiyor.[13] Ama yine de Covid-19, kapitalizme alternatifler düşünmemiz gerektiğine dair önemli bir hatırlatıcı ve Zizek’in sözleriyle “komünizmin yeniden icadı” olabilir; çünkü sistemin ilk gözden çıkardıkları, ona karşı mücadelenin en önünde olacaklardır.

 

Notlar:

[1] Agamben’in metni Türkçeye de çevrilmiştir. Bkz. https://terrabayt.com/manset/covid-19-gerekcesiz-bir-acil-durumun-yarattigi-istisna-hali/?fbclid=IwAR1RIl1PT0nVTKAsjNxm4XAKVaCl5bp1PQNtBxeIfP03PR8G3Tl_PTvGlWc

[2] https://haber.sol.org.tr/yazarlar/kemal-okuyan/korona-virusu-cok-tehlikeli-282368

[3] https://www.birgun.net/haber/corona-panik-fasizmi-cagirir-291020

[4] https://www.newstatesman.com/politics/health/2020/02/why-coronavirus-presents-global-political-danger?fbclid=IwAR1j-vi-7n6J8EQxE415wDuL3W8TS1Lu9VrloMmeaJqwz4S4h4i87S32dgo

[5] https://www.marxists.org/history/france/annales/1952/epidemics.htm

[6] Bu argümanı abartılı bulabilecekler için tuvalet araları için kronometre tutulan çağrı merkezi çalışanlarını hatırlamaları tavsiye edilir.

[7] https://www.wired.com/story/coronavirus-food-delivery-gig-economy/

[8] https://www.hurriyet.com.tr/gundem/son-dakika-haberi-konyada-corona-virus-kavgasi-bir-kisi-agir-yaralandi-41467973?utm_source=t.co&utm_medium=post&utm_campaign=son-dakika-haberi-konyada-corona-virus-kavgasi-bir-kisi-agir-yaralandi-41467973&utm_term=post

[9] HDP milletvekili Garo Paylan’ın bir belediye otobüsündeki konuşmayı içeren ilgili tweeti için bkz. https://twitter.com/GaroPaylan/status/1238702808297287681

[10] http://imdatfreni.org/covid-19-multeciler-icin-de-tehdit-acil-tedbir-alinmali/

[11] http://imdatfreni.org/covid-19-uzerine-8-tez-daniel-tanuro/?fbclid=IwAR1msnB1Zi_yJjvJFTu3OrU_aGzN0s8GPlB9VkR071uaCdWeh6l15V8qB3U

[12] https://t24.com.tr/haber/disk-ten-halk-sagliginin-korunmasi-icin-cagri-calisan-anne-babalardan-birine-ucretli-koronavirus-izni-verilmeli,866284

[13] https://www.rt.com/op-ed/481831-coronavirus-kill-bill-capitalism-communism/