Makine-kırıcılıktan yapay zeka korkusuna otomasyon distopyaları – Nazlı Bülay Doğan

Alex Proyas (2004), I, Robot

Otomasyon distopyaları günümüze hatta geleceğe dair tasavvurlar gibi görünse de, aslında kapitalizmin ilk dönemlerinden beri var olan kaygıların ürünleridir. Bu kaygıların tarihsellikten uzak okumaları, sorunun derinliğini ve mücadele imkanlarını törpülemektedir. 18. yüzyıldaki mücadelerden günümüze çizilen bir hat, otomasyon distopyalarıyla ilgili farklı bir perspektif sunulmasına faydalı olacaktır. Bu perspektifte zanaatkarlık olgusu birincil öneme sahiptir.

Makine-kırıcıların stratejik mücadelesi

Yüzyılın sonlarında siyasi eylem literatürüne giren makine-kırıcılık, çarpık bir tarih okumasıyla, ne yaptığını bilemeyen, içinde bulundukları sefalet şartları yüzünden yeni “gelişmelere” körlemesine karşı çıkan bir grup insanın kalkışması olarak görülmektedir. Dikkatli bir tarih incelemesiyse, bu hareketin tam tersine, İngiltere’deki tekstil sektöründe çalışan kalifiye işçiler arasında doğduğunu gözler önüne serer.[1] Hatta bu eylemliliğin İngiliz işçi sınıfına özgü bir durum olduğunu düşünmek de yanıltıcıdır. Bunun en önemli göstergesi de, çok kısa sürede dünyanın farklı yerlerinden tekstil işçilerinin benzer makine-kırıcılık eylemleri geliştirmiş olmalarıdır. Osmanlı coğrafyasında bilinen ilk örnek, günümüzde Bulgaristan sınırları içinde kalan İslimiye şehrindeki kadın tekstil işçilerinin eylemidir.[2]

Kaynak: Wikipedia, Dokuma tezgahı parçalayan Luddistler

Makine-kırıcılık, makineye karşı bir düşmanlıktan öte, sermaye sahiplerinin işgücünü ucuzlaştırmak için kullandığı araç olan makinelerin kullanılamaz hale getirilmesini sağlamak ve bu sayede ücret ve çalışma koşullarında iyileştirmek amacı taşımaktadır. Diyebiliriz ki, zanaatkarlık ile vasıfsız işçilik arasında kalan bu kalifiye işçiler, terazinin dengesini zanaat tarafına eğmek ve sermayedar karşısında pazarlık güçlerini arttırmak için örgütlü bir mücadele yürütmüşlerdir. Bu mücadeleye “geri”, “bağnaz”, “önlenemez gelişmelerin önüne geçmeye çalışan,” “cahil” gibi nitelemeler koymak siyasi bir projedir. Bu siyasi projenin öteki yüzü de teknolojik gelişmelerin toplumsal bağlamdan bağımsız, teleolojik bir kesinlik içinde rakipsiz bir çizgide ilerlediğini varsaymaktır. Her tür teknolojik gelişmenin içinde toplumsal bir tortu olduğunun üstünü kapamaktır ve aynı zamanda da, her teknolojik gelişmenin de yeni toplumsallıklara gebe olduğunu görmezden gelmektir. Sermayenin lehine olan teknolojinin yansız ve doğal olduğunu, emekçiler ve halklar lehine geliştirilebilecek teknolojinin ise, yapay ve masraflı olduğunu söylemek taraflı biz sözdür, tarafı da bellidir.

Araçsal teknoloji, araçsal insan

Günümüzde makine-kırıcılık bir eylem biçimi olarak yaygın değilse de, makinelerin emek süreçlerine artan bir şekilde dâhil olmasından duyulan rahatsızlık ve endişe, robotik distopyaların popülerleşmesi ile doğru orantılı olarak artmaktadır. Açıklamaya ihtiyaç duyulan nokta, 18. yüzyıl sonlarından beri var olan bir sürecin neden günümüzde yeni bir panik dalgasına yol açtığıdır.

Sorulan sorunun cevabı, sorulanın eksikliğinde gizlidir. Eksiklik bu paniğin yeni bir şey olduğunu düşünmektir. Teknoloji hep yeni olana işaret etse de, aslında insanlığın çok erken dönemlerinden beri kullandığı araçlar bütününe verilen isimdir. Kelimenin kökeninde olan technē, zanaat ve aynı zamanda sanat anlamına gelmektedir. Kırılma noktası, makine-kırıcılığın da çıktığı kapitalizmin ilk dönemlerinde teknolojide meydana gelen değişiklik olmuştur. Bu tarihten itibaren teknoloji, doğayı sömürünün bir aracı haline gelmiştir. Doğa, enerji sağlayan bir nesnedir ve bu ilişkide teknolojinin rölü, bu sağlanan enerjinin toplanması ve depolanmasıdır. İnsan ancak, kendisinin de enerji sağlayan bir nesne olarak araçsallaştırılması karşısında burada sorunu görebilir.[3] Heidegger’in kapitalizmden bahsetmeksizin yorumladığı bu değişim aslında teknolojinin piyasacı kullanımının ürünüdür. Ve bu tarihlerden itibaren aslında emekçi kesimler kapitalist üretimin bir nesnesi olarak araçsallaştırılmayı yaşamaktadır.

Teknoloji vs. Zanaatkar

Günümüzde teknoloji, buna ister otomasyon diyelim, ister robotik, ister yapay zeka, giderek daha geniş bir skalada emekçi-zanaatlerin yerini almaktadır.

Richard Sennett’e göre zanatkarlık, tarihin tozlu sayfalarına ya da niş marketlere itilmiş bir üretim gücü değil; aksine günümüz toplumlarında halen daha belirli meslek grupları olarak varlığını sürdüren toplumsal bir olgudur. Bu anlamda sadece kalifiye işçi değil, doktorlar, bilgisayar yazılımcıları ve sanatçılar da zanaatkardır.[4] Biz bu listeye çevirmenleri de ekleyebiliriz. Günümüzdeki teknolojik gelişmelere, bunlarla ilgili tartışmalara baktığımızda tam da bu modern zanatkarların yerini alan yapay zeka üzerine kurulu otomasyon distopyalarının popülerlik kazandığını görmekteyiz. Gelecek on yıl içerisinde yok olacağı öngörülen birçok meslek arasında cerrahlığın, çevirmenliğin ve yazılımcılığın olması, ortalamanın üzerinde ücret alan, lüks tüketim alışkanlıklarına sahip kesimlerin bile kar-zarar odaklı teknolojik gelişme döngüsünden kurtulamayacağını göstermiş oldu. Karşılayabildiği lüks tüketim alışkanlıkları sebebiyle teknolojiyle sorunsuz hatta olumlayıcı bir ilişki sürdüren toplumun gelir seviyesi görece yüksek kesimleri için bu çelişkili bir durumdur. Kendini işçi sınıfından çok “orta sınıf” addeden bu kesim için tablo bu aşamada son derece açık bir hale gelmiştir. Artık onlar da sermaye için, 18. yüzyıl kalifiye dokuma işçileri gibi baştan savılabilir bir girdi fazlası haline gelmişlerdir. Yerlerine daha az maliyetli birileri gelecektir. Kendimizi kandırmaya gerek yok; hayatta kalmak için emeğini satmak zorunda kalıyorsan, sen de işçi sınıfına aitsin demektir. Teknolojik gelişmenin geldiği nokta; cerrahi robotlar, roman yazan yapay zekalar ve programlananın dışında iletişim yolları geliştiren yazılımlar, Heidegger’in eleştirdiği araçsal akıl anlamında insana, emek üreten insana, artık ihtiyaç duyulmayacak seviyeye yakın bir gelecekte ulaşacağımızı göstermektedir.

Kaynak: Healthline

Pandora’nın kutusu kimin elinde?

Kapitalizmin en büyük başarısı kendini alternatifsiz olduğuna ve insan doğasına uygun tek sistem olduğuna inandırmasıdır. Kapitalizmin gelişimi boyunca teknoloji ve tasarım, ancak ve ancak karlılık üzerinden anlamlandırılabilecek metalar haline gelmiştir. Günümüzde yapay zekaya karşı duyulan endişe gibi 18. yüzyıldaki makine-kırıcılık da, teknolojik ürünün kendisine duyulan bir nefretten çok, bu teknolojiye karşı bir tepkidir. Şu ana kadar, otomasyon distopyaları içinde karşı çıkılması en meşru görünen senaryo, yapay zeka ile hedeflerini otonom olarak belirleyip onları öldürebilen robotların geliştirilmesi üzerine olmuştur. Bu konudaki gelişmelerin Pandora’nın kutusu etkisi yaratarak önüne geçilemeyecek kötülükler yaratacağı endişesiyle, robotik ve yapay zeka sektörünün önde gelen isimleri dahi bu teknolojik gelişmelerin yasaklanmasını talep etmişlerdir.[5] Ancak emek süreçlerindeki otomasyonla ilgili endişeler aynı meşruiyeti yakalayamamıştır.

1980 sonrası neoliberal dönemde düşünsel iklimden aforoz edilen sınıf temelli analizler 2007 krizi sonrasında ufak ama sağlam bir meşruiyet alanı bulmaya yeni başlamışken; teknoloji tartışmalarında emek süreçlerinin meşruiyet kazanması da bugünden yarına olabilecek bir sıçrama değildir. Bu sıçramanın temeli, öznelerin kendi durumlarını sermaye yanlısı teknolojik gelişmenin kaybedeni olarak okumaları ve buna karşı örgütlenebilecek mücadelenin parçası olmaya karar vermeleri üzerinde yükselecektir. Zanaatkarlığın yok edilmesi, kapitalizmin doğal bir sonucudur. Araçsal teknoloji, kar amaçlı ilerlediği sürece dokumacılardan sanatçılara, kırpıcılardan doktorlara daha birçok zanaatkar maddi kazançlarını ve toplumsal statülerini kaybedecek, bu zanaatların yerini technē alacaktır.

Derler ki Tanrılar insanlara kızıp onları cezalandırmak için, elinde tüm kötülüklerin içinde kapalı olduğu bir kutuyla beraber Pandora’yı göndermişler. Merakına yenilen insan, kutuyu açarak içindeki kötülüklerin tüm dünyaya yayılmasına sebep olmuştur. Teknoloji Pandora’nın kutusu ise, bu kutuyu kimin tuttuğunu kendimize sormamız gerekir. Kapitalizmin kudretli tanrıları yoktur ama bize taşıdıkları bu kutu söylendiği gibi açılmamış değil, içindekiler çoktan hayatlarımızı derinden etkiler halde. Teknolojinin günümüzde geldiği aşamada, 21. yüzyıldan bir cerrah ile 18. yüzyıldan bir dokumacı emek süreçleri içinde aynı kaygıları duyar hale geliyorsa, kapitalist büyüme sınıfsal sınırları belki de hiç olmadığı kadar keskinleştirmiş demektir.

Zanaatkarlık hiçbir zaman ortadan kalkmayacaktır. Yeni teknolojiler, yeni zanaatlar ortaya çıkaraktır. Belki bildiğimiz şekillerde değil, belki aşina olduğumuz öznelerle değil; ancak emek süreçlerinde otonom, yaratıcı emekçiler kapitalist sistemin zayıf noktası olmaya devam edecektir. Belki de Pandora’nın kutusunun değişme zamanı çoktan gelmiştir.

Notlar:

[1] E. J. Hobsbawm, “The Machine Breakers,” Past & Present 1, no. 1 (1952): 57-70 [Türkçesi için Eric Hobsbawm, Sıra Dışı İnsanlar – Direniş, İsyan ve Caz (İstanbul: Yordam, 2010)].

[2] Oya Sencer, Türkiye’de İşçi Sınıfı, Doğuşu ve Yapısı (İstanbul: Habora Kitabevi Yayınları, 1969).

[3] Martin Heidegger, “The Question Concerning Technology” in The Question Concerning Technology and Other Essays (New York: Harper Torchbooks, 1977), 3-35.

[4] Richar Sennett, Zanaatkar, çev. Melih Pekdemir (İstanbul: Ayrıntı Yayınları, 2009).

[5] “Uzmanlardan BM’ye ‘katil robot’ uyarısı: Pandora’nın kutusu açıldıktan sonra kapatması zor olur,” BBC, 21 Ağustos 2017, https://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-40996679.