Mevsimlik Sömürü ve Sürekli Eşitsizlik – Sait Baykara

Fotoğraf: Kerem Yücel (Bianet)

Birçokları için mevsimlik tarım işçiliği sadece iki dakikalık haberlerde sadece kazalarla duyulan bir mesele olarak kalırken; benim için bu, kişisel hikâyemin de bir parçasıdır. 1982’de Siirt’ten Manisa’ya göç eden ailem öncesinde mevsimlik, sonrasında ise yerleşik olarak bugüne kadar ücretli tarım işçisi olarak hayatlarını devam ettirdiler. Annem biz henüz bebekken bizi sırtına bağlayıp pamuğu toplarmış. Biraz büyüdükten sonra anneme yardım etmek için topladığım pamuk çuvalları hâlâ hatırımdadır. Sonrasında ise annem çalıştığı için birçok kez kardeşime bakmak için okula gitmediğimde, abi olmanın ne demek olduğunu henüz o yaşta öğrenmiştim. Erik toplamak için ücretli işçiliğe ilk kez 13-14 yaşlarında terfi ettiğimi hatırlarım. Geçen 10 yıllık çalışma hayatımda ufak tefek birçok kaza geçirmiş olsam da ilk defa bu yaz tarlaya giderken kapağın açılması sonucu düştüğüm araçtan çalışma sezonunu kapatarak kalktım ayağa. Kaza sonrası yoğun bakım, hastane süreçleri, kaza gibi birçok anı hafızamdan hâlâ silinmiş haldedir. Kazadan bana kalan, kafatasımdaki çatlakla yaşamaya alışmak oldu.

Kaza sonrası sigortasız olduğumuz için hiçbir masrafımız karşılanmadığı gibi, hakkımızı arayabileceğimiz bir kurum da olmadı. Sadece sigorta şirketleri kalıcı bir hasar olup olmadığını öğrenmek için aradılar. Kaza öncesi işverenler kaza sonrası ise sigorta şirketleri üzerimizden kâr etmenin peşine düştüler. Lakin devletin hiçbir kurumu yaşadıklarımla ilgilenmedi. Yoksulların adalete ulaşamadığını ilk defa ciddi bir şekilde fark ettim. Bu durum beni bizden daha zor şartlarda çalışan mevsimlik tarım işçileri üzerine düşünmeye, araştırmaya ve yazmaya itti.

Bu yazı, geçtiğimiz yaz akademik bir çalışma kapsamında kendi ailemin de tarım işçisi olarak yaşadığı bölgede gözlemlediğim, görüştüğüm ve üzerine düşündüğüm mevsimlik tarım işçilerinin durumlarını anlatmaya yöneliktir.

Mevsimlik tarım işçileri kimdir?

Mevsimlik tarım işçileri, yoksulluğun, çaresizliğin ve paralelinde kısıtlı iş imkânlarından kaynaklı özellikle yaz ayları olmak üzere yılın belli dönemlerinde hayatta kalmak ve kendilerini devam ettirebilmek için tarım işlerinde çalışmak üzere mevsimlik tarım işlerinin yoğun olduğu yerlere ücretli işçi olarak göç ederler. Özellikle bunların başında Ege, Akdeniz ve Çukurova yöresi gelmektedir. Mevsimlik tarım işçileri, aile ve akrabaları ile kalabalık olarak geldikleri bölgede yoğun ve en hızlı para getirecek şekilde uzun mesai saatleri çalışarak maddi birikim yapmaya çalışırlar. Fakat barınak, yeme-içme, sosyal hayat, kamusal alan gibi alanlardan uzak çadırlarda 5-6 ay gibi bir süre yaşamak zorunda kalırlar.

Ayrıca yerel halktan olmadıkları ve oraya bir aidiyetleri olmamalarından dolayı güvencesiz bir şekilde çalıştırılırlar. Öyle ki fazla mesai saatlerine rağmen birçok kez yerel tarım işçilerinden düşük ücretlere mecbur bırakılırlar. “İşverenler açısından bu istihdam biçimi hem düşük ücretler ve azalan sosyal güvenlik harcamaları bakımından, hem de sağladığı esneklik bakımından oldukça avantajlı bir durumdur.”[1]  İşçiler bir defa buraya geldikten sonra birikim yapmadan gidemeyeceklerini bilen işverenler onları ucuz emek gücü olarak kullanmakta ve aynı zamanda her an tahakküm kurmaya çalışarak işçilerin zor durumlarından elden geldiğince faydalanmaya çalışmaktadırlar. Ayrıca din üzerinden çalışmayı överek işçiler üzerinde hegemonyalarını kurmayı, onları birbiri ile yarıştırarak rekabet ortamına sokmayı, bu şekilde işçiler üzerinden emek sömürüsünü arttırmayı ilke edinmişlerdir. Yoğun çalışma koşullarına ayak uyduramayan özellikle yaşlı ve çocukları şikâyet ederek, kızarak ve daha çok çalıştırmamakla tehdit ederek tahakküm kurmaya çalışmaktadır. Dolayısıyla işverenler kârlarını arttırmak adına onlar üzerinde her türlü kötü muameleyi meşru görmektedir. Ayrıca işe ve işçiye ilişkin herhangi bir yazılı kural ve yasanın olmaması bu duruma elverişli bir ortam hazırlamaktadır. Bundan dolayı işveren yaş ve koşullara bakmaksızın işçilerden potansiyellerinin çok üzerinde bir emek istemektedir. Mesai yapmalarına rağmen birçok kez haklarını alamayan işçiler hafta sonu tatili de yapamamaktadır. Bunun nedeni tarımda çıkan ürünlerin günler ilerledikçe pazardaki fiyatının düşmesidir. Bu yüzden işverenler işçileri haftanın her günü çalıştırmayı normal bir süreç olarak görmekte ve bunu tarımda çalışmanın ön koşulu olarak dayatmaktadır.

Mevsimlik tarım işçiliğinin ötekisi: Kadınlar, çocuklar, Kürtler, Çingeneler

Mevsimlik tarım işçiliğindeki sömürünün diğer bir yüzü ise, küreselleşme ile tarımda desteklerin azaltıldığı 1980 sonrası işverenlerin, işçi ücretlerinde tasarruf yapmak amaçlı daha düşük ücrete çalıştırmak amacıyla kadın ve çocukları kullanmalarıdır. “Tarlada aynı işi yapmıyorlar” denilerek meşrulaştırılan ücret eşitsizliği, kadın ve çocuk emeğinin en belirgin sömürü dayanağıdır. Erkek işinde daha yüksek ücret alırken, iş esnasında kadından daha fazla dinlenme vakti de bulabilmektedir. Uzun yıllardır bu işi yapan biri olarak söyleyebilirim ki kadınların yaptığı işler çok daha zordur. Çünkü ben, erkek işi kabul edilen taşıma işini yaparken boş vakit bulabiliyorum fakat kadın, hiçbir şekilde ortak dinlenme saatleri dışında dinlenemiyor. Buna rağmen aramızda bazen 40 TL’ye varan ücret farklılıkları bulunuyor.  Ayrıca mevsimlik işçiler arasında kadınlar tarladan eve dönünce erkeklerin yemeğini yapmakta, geceleri iş kıyafetlerini elle yıkamak zorunda bırakılmaktadır. Bunlar ise tarlada da evde de hiçbir şekilde görülmeyen, tarım işçisi kadınların, diğer tüm çalışan kadınlar gibi yapmak zorunda bırakıldıkları “ikinci mesai”leridir.[2] Bugün tarım emeğinin büyük bir çoğunluğu kadın ve çocuk emeği üzerine oturtulmuştur.

Mevsimlik kadın ve çocuk tarım işçileri bir yandan işverenlerin kötü muamelesine maruz kalmaktadır. Bir yandan da kötü koşullarda ve uzun çalışma süresi sonrası altyapısı olmayan ve toprak üzerinde kurdukları çadırlarda yaşamaları büyük sağlık sorunlarına neden olmaktadır. Özellikle açık alanda sivrisinek, yılan, akrep sokması gibi durumlara sık rastlanılır. Ayrıca yasaklanmalarına rağmen hala üstü açık araçlar ile işçilerin taşınmasına devam edilmesi birçok işçinin iş cinayeti sonucu hayatını kaybetmesini de beraberinde getirmektedir. Tarımda işlerin mevsimlik olması ve yoğun iş dönemlerinde düşük ücretten kaynaklı çocuk işçilik sıklıkla kullanılmaktadır. Ancak devlet tarafından görülmek istenmeyen çocuk işçiliğinin birçok olumsuz etkisi de hasıraltı edilmektedir. Çocukların sosyal alanlardan uzakta kalmaları günlük yaşamlarında sorunlar yaratırken; mevsimlik olarak geldikleri şehirlerde uzun süre kalmaları da okullarından yaklaşık iki ay kadar uzaklaşmalarına neden olmaktadır. Geri döndüklerinde bu çocukların okula adaptasyon sorunu yaşamaları ve derslerinde gerilemeleri şaşırtıcı olmasa gerek. Fakat bugün eğitim hakkından yoksun kalmaları, bölgesel eşitsizliğin eğitim eşitsizliğini de beslediğinin açık göstergesidir. Ayrıca çocuk emeği üzerine oturtulan tarım işçiliğinin yarattığı adaletsizliği hiçbir devlet kurumu gündemine taşımamaktadır.

Fotoğraf: Sait Baykara

Bu yaz Manisa’nın Turgutlu ilçesine bağlı bir köyde mevsimlik tarım işçilerinin ırkçılık ve kötü çalışma koşulları yerel basına yansımış ve köyde işçiler ile köylüler arasında gerilimi tırmandıran olaylar yaşanmıştır. Hak İnisiyatifi Heyeti[3] köye giderek incelemelerde bulunmuştur:

Bazı çocukların, çadırların kurulu olduğu alanın hemen yanı başındaki dereye girdikleri, yüzdükleri gözlemlenmiştir. Dere suyunun, temiz olup olmadığı, insan sağlığı açısından risk barındırıp barınmadığı, mevsimlik işçi aileleri tarafından bilinmemektedir. Mevsimlik işçiler tarafından barınma ve yaşam alanı olarak kullanılan bu bölge, mevcut haliyle insan sağlığı ve güvenliği açısından, insani yaşam standartları yönüyle elverişsizdir.[4]

Ben de olaylardan sonra köye gittiğimde görüştüğüm mevsimlik tarım işçilerinin köy dışında çadırlarda kaldıklarını tuvalet, banyo, mutfak gibi temel ihtiyaçlarını karşılayabilecekleri bir alanları olmamasının yanında bir de kendilerine köylülerin elektrik ve su vermediklerini belirttiler. Ayrıca hiçbir şekilde kendilerini köyde istemediklerini, köy kahvesine gittiklerinde selam vermelerine rağmen karşılık alamadıklarını ve çocukların köy içinde yapılan bir düğünden kovulduklarını anlattılar. Bu tepkiler, köylüler ve mevsimlik işçiler arasında görünmez sınırlar çizen, bizden olmayan “öteki” farkından kaynaklanmaktadır.

Sık sık görmezden gelinse de mevsimlik tarım işçilerinin ağırlıklı olarak Kürt olduğu bilinen bir gerçek. Ancak bu yaz Balıkesir bölgesinden Manisa’ya gelen Çingene mevsimlik tarım işçileri de Kürtlerle aynı kaderi yaşadıklarını, köylerin dışında çadırda kaldıklarını ve emeklerinin karşılıklarını yeteri kadar almadıklarını dile getirdiler. Hatta iş bulma konusunda Kürtlerden daha zor durumda olduklarını çünkü işverenlerin birinci tercihinin Kürtler olduğunu en son kendilerine iş verildiğini belirttiler. Manisa’da yıllar önce Çingenelere söz verilerek başlanan evlerin yıllardır tamamlanmadığını ve onlar için yapılan evlerin yarım bırakıldığını gördüm.  İşverenler aynı işçileri günde 8-9 saat, 60-70 TL gibi bir ücretle çalıştırmaktadırlar. Ancak gittikleri şehirde kalıcı olarak yerleşmiş veya yerli halktan olup tarım işçiliği yapan insanlar günlük 90-130 TL arasında ücret alırken çalışma saatleri olarak da mevsimlik tarım işçilerine göre daha az çalışmaktalar. Bu durumun en belirgin nedeni mevsimlik tarım işçilerinin dışarıdan gelmeleri ve hayatlarını devam ettirebilmeleri için her türlü işi kabul etme zorunluluklarıdır. Ayrıca işçinin üzerinden kâr eden sadece işverenler değil, işçi ve işveren arasında aracılık yapan dayıbaşı-çavuşlardır. Bu aracılar işçinin günlük ücretinden %10’luk kesim yapmaktadır. Oysa geçmiş yıllarda dayıbaşı-çavuş ücretini işverenden alırken şu an bu durum işverenin çıkarına gelecek şekilde dönüşüm yaşamıştır. İşçiler ise bunu denetleyecek ve haklarını arayabilecekleri bir kurum olmadığı için bu durumu kabullenmek zorunda kalmaktadırlar.

Öteki üzerinden sömürü ve sürekli eşitsizlik

Mevsimlik tarım işçilerinin çok düşük ücretlere uzun saatler çalıştırılması dönem dönem tartışma konusu olsa da ziraat odalarının belirlediği tarım işçisi ücretinin hem işler başladıktan yaklaşık iki ay sonra açıklanması hem de yıllık çok cüzi bir zam yapılması buradaki emek sömürüsünü beslemektedir. Bu emek sömürüsünü işverenler “kalacak yerlerini biz veriyoruz” diyerek haklı çıkarmaya ve meşrulaştırmaya çalışsalar da çoğu zaman gösterdikleri yerler belediyelerin mera alanları olmakta ve işçiler kendi çadır, eşya ve gıda ihtiyaçlarını geldikleri yerlerden getirmektedirler. Ancak emek sömürüsü, dışlanma ve güvencesiz çalıştırılma meselesinin arka planında yatan sebepleri de irdelememiz gerekmektedir.

Fotoğraf: AA

Her yaz haberlerde muhakkak yaşanan trafik kazalarının bazılarının mevsimlik tarım işçilerini taşıyan traktör, dolmuş veya pikapların devrilmesi, çarpması sonucu olduğuna şahit oluruz. Bu kazalar yaz aylarında sigortasız ve çok düşük ücretlere molasız bir şekilde uzun saatler çalıştırılan mevsimlik tarım işçilerini hatırlamamızı sağlasa da genel tartışma her zaman, bu işçilerin gittikleri yerlerde yerel halkla yaşadıkları sorunlar üzerine olur. Ağırlıklı olarak medyada emek sömürüsünü geride bırakacak şekilde işçilerin yoksunluğu, kazalar sonucunda çaresizlikleri dramatize edilerek işçilere birer kurban görüntüsü verilmektedir. Bu durum toplumun kısa süreliğine vicdanına seslenmiş olsa da aldıkları düşük ücret, çalışma koşulları ve bu insanların hala neden bu işlere devam etmek zorunda oldukları gerçeğini dile getirmemektedir. Dolayısıyla asıl tartışılması gerekilen konu o insanları her yıl göçebe hayatı yaşamaya mecbur bırakan sistem, ülkedeki bölgesel eşitsizlikler ve o insanlara her türlü kötü muameleyi meşru gören milliyetçi damardır.

Bu yaz görüştüğüm bazı mevsimlik tarım işçileri aslında geldikleri şehirde kendi arazileri olduğunu fakat hiçbir şekilde o arazileri verimli şekilde kullanamadıklarını çünkü kendilerine hiçbir desteğin verilmediğini ve tarım üretim araçlarına sahip olmadıklarını, bu yüzden ürünlerinin de bir değeri olmadığını belirttiler. Fakat GAP sonrası bölgede kırsala yönelik verilen destekler gösteriyor ki, Türkiye’deki kır yatırımları bölgesel farklılıklar gösterirken devlet bölge içinde de kendi ideolojisini benimsemeyen kesimi dışarıda bırakarak ve işsiz bırakarak cezalandırmaktadır. İlk defa 1980 sonrası küreselleşme ile Doğu’dan Batı’ya doğru mevsimlik tarım işçilerinde belirgin artış olması küreselleşmenin bölgeler arası eşitsizliği beslediğinin açık göstergesidir. “Küreselleşme denilen süreç, ancak belli sektörlere, belli işgüçlerine, hatta belli hayat tarzlarına hayat hakkı tanıyor, onları seçip diğerlerini dışlarken bölgesel ayıklama yapıyor ve dünya ölçeğindeki sermaye birikimine en uygun bölgeleri ilgi alanı içine alırken diğerlerini dışlıyor, bir anlamda gelişme halkasının dışına atıyor.”[5] Bu durumun 1990’lardaki köy boşaltmaları ve beraberinde gelen GAP ile dönüşüm geçirdiği söylenebilir. Devlet artık bütün bölge halkını değil bölgedeki Kürt hareketini benimsemiş kişileri sistemin dışına iterken resmi devlet ideolojisini benimseyen kesimlere belirli destekler sağlayarak diğerlerine de açık bir mesaj vermektedir.  Dolayısıyla küreselleşmenin ve ülkedeki milliyetçiliğin beslediği eşitsizlikler o bölgedeki insanların bir kısmını mevsimlik tarım işçisi olmaya zorlamaktadır. Aynı zamanda onları Simmel’in Yabancısı[6] ya da Agamben’in Kutsal insanı[7] gibi her zaman dışarıda bırakırken her türlü emek sömürüsünü de meşru hale getirmektedir. Bu durum her türlü dışlamanın da meşru görülmesini normalleştirmektedir. Mevsimlik tarım işçileri arasındaysa, işverenin kârı için oluşturulan yeni öteki kategorileri erkekler ve kadınlar, Kürtler ve Çingeneler arasında yeni dışlama pratikleri ve daha ağır emek sömürülerine sebep olmaktadır.

Dolayısıyla bu eşitsiz sistem ve dışlamayı meşru gören toplumda işçiler kendi hayatta kalma stratejilerini geliştirseler de, yetersiz kalmaktadır. Bu yüzden işçilerin haklarını sadece saat ve ücretleri düzelterek değil aynı zamanda sosyal dışlanmayı ve bölgesel eşitsizliği ortadan kaldırarak ve bir yandan da işçiler arasındaki ayrımları ortadan kaldırmaya yönelik dayanışma pratikleri örerek sağlayabiliriz.

Dipnotlar

[1] Şahin, Tijen (2009). Sosyal Dışlanma ve Yoksulluk İlişkisi. Ankara: Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Müdürlüğü.

[2] Hochschild, A. ve Machung, A. (1989). The Second Shift: Working Parents and The Revolution at Home. New York: Viking.

[3] Mazlum-Der’den ayrılmak durumunda kalan, istişare ve hazırlık süreci tamamlanıp kuruluşlarını ilan edecekleri güne kadar çalışmalarını Hak İnisiyatifi adı altında sürdüren bir grup insan hakları savunucusu. Ayrıca bakınız https://hakinisiyatifi.org/

[4]https://www.evrensel.net/haber/382757/manisadaki-tarim-iscileri-koye-girmemize-bile-izin-verilmiyor

[5] Sönmez, Mustafa (1998). Bölgesel Eşitsizlik. İstanbul: Akan Yayıncılık.

[6] Simmel, Georg (2009). Bireysellik ve Kültür. İstanbul: Metis Yayınları.

[7] Giorgio, Agamben (2007). Kutsal İnsan, Egemen İktidar ve Çıplak Hayat. İstanbul: Ayrıntı Yayınları.