Neden İşçi Sınıfı ? – Vivek Chibber

Fotoğraf: Sebastião Salgado

Çeviri: İbrahim Sarıkaya

Çoğu insan, sosyalistlerin işçi sınıfını politik görüşlerinin merkezine yerleştirdiğini bilir. Peki tam olarak neden?  Bu soruyu öğrencilere ve hatta eylemcilere sorduğumda, bir dizi yanıt alıyorum, ama en yaygın tepki ahlâki olanı: Sosyalistler kapitalizmde en çok işçilerin acı çektiklerini düşünüyor. Bu da işçilerin sıkıntılarını, odaklanılması gereken en önemli konu yapıyor.

Elbette, işçilerin her türden hakaret ve maddi yoksunlukla karşı karşıya oldukları doğrudur. Bu sebeple de sosyal adaleti hedefleyen hareketler bunu esas mesele olarak görmelidir. Ama hepsi bu kadarsa, sınıfa odaklanmamızın tek nedeni bu ise, bu iddia oldukça kolay darmadağın olabilir.

Ne de olsa, ırksal azınlıklar, kadınlar, engelliler gibi adaletsizlik ve hakaretten muzdarip çok sayıda grup var. Neden işçileri ayrı tutuyoruz? Neden her sıra dışı ve ezilen grubun sosyalist stratejinin kalbinde yer alması gerektiğini söylemiyoruz?

Bunu söylemiyoruz çünkü sınıfa odaklanmak için ahlâki argümanlardan daha fazlası var. Modern toplumda adaletsizlik kaynaklarının ne olduğunun teşhisi ve daha ilerici bir yönde değişim için en iyi kaldıracın ne olduğunun öngörüsü, sosyalistlerin sınıfsal örgütlenmenin uygulanabilir bir politik stratejinin merkezinde olması gerektiğine inanmalarının iki pratik faktörüdür.

 Kapitalizm Kendiliğinden Teslim Olmayacak

İnsanların saygın bir hayat sürmek için ihtiyaç duydukları pek çok şey var. Bu ihtiyaçlardan ikisi kesinlikle gerekli: gelir, konut ve temel sağlık bakımı gibi az da olsa maddi güvence garantisi ve toplumsal tahakkümden azade olmak – eğer bir başkasının kontrolü altında iseniz, sizin için önemli kararları onlar alıyorsa, o zaman kötüye kullanılmaya karşı daima savunmasızsınız.

Bu yüzden, çoğu insanın iş güvencesinin olmadığı ya da işinin olduğu ama faturalarını ödeyemediği,, başkalarının denetimine tabi oldukları, yasaların ve düzenlemelerin nasıl yapıldığına dair bir söz haklarının olmadığı bir toplumda sosyal adalete ulaşmak imkânsızdır.

Fotoğraf: Süleyman Üstündağ

Kapitalizm, doğru düzgün bir yaşamın olmazsa olmazı bu temel önkoşulların büyük çoğunluğundan insanları mahrum bırakmaya dayalı bir ekonomik sistemdir. İşçiler, her gün çok az iş güvenceleri olduğunu bile bile işe koşarlar. İşverenlerin çalışanlarının refahı yerine kâr etmelerine dayalı ana önceliklerine uygun bir ücret alırlar. Patronları tarafından belirlenen tempo ve sürelerde çalışırlar; ve bu şartları, kendileri istedikleri için değil, çoğu durumda alternatifi tamamen işsiz kalmak olduğu için kabul ederler. Bu, kapitalizmin tesadüfi ya da aykırı yönlerinden biri değil, sistemin belirleyici özelliğidir.

Ekonomik ve politik iktidar, tek amacı kârlarını en üst düzeye çıkarmak olan kapitalistlerin elindedir. Bu durum, işçilerin durumunun en iyi ihtimalle ikincil bir endişe olduğu anlamına gelir. Ve bu da sistemin esasının adaletsiz olması demektir.

Kaldıracı Kullanmak

Pek çok insanın hayatındaki güvencesizliği ve maddi yoksunluğu azaltmak ve kendi kaderlerini tayin etme kapasitesini arttırmak, toplumu daha insancıl ve adil kılmaya yönelik ilk adım olabilir. Ancak hemen bir sorun ortaya çıkacaktır: seçkinlerin politik direnişi.

Kapitalizmde güç eşit olarak dağıtılmaz. Kimin işe alınacağına ve kovulacağına ya da kimin ne kadar süreyle çalışacağına, işçiler değil kapitalistler karar verir. Kapitalistler de lobi faaliyeti, siyasi kampanyalar ve siyasi partileri finanse etmek gibi işler yapabildikleri için politik gücün çoğuna sahiptirler.

Sistemden yararlanan kişiler, neden kaçınılmaz olarak güçlerinde ve kâr zarar tablolarında eksilme anlamına gelen değişimleri teşvik etsinler ki? Tam da bu yüzden kapitalistler meydan okumaları pek hoş karşılamaz ve statükoyu korumak için ellerinden geleni yaparlar

İlerici reform hareketleri adalet yönündeki değişimleri zorlamaya çalıştıklarında çoğu kez karşılarında sermayenin gücünü bulurlar.

Gelirlerin yeniden dağıtılmasını gerektiren ya da hükümetten toplumsal tedbir olarak gelebilecek herhangi bir reforma – sağlık bakımı, çevresel düzenlemeler, asgari ücretler ya da istihdam programları  – zenginler devamlı karşı çıkarlar; çünkü bu tür önlemler kaçınılmaz olarak gelirlerinde (vergi olarak) veya kârlarında bir eksilme anlamına gelir.

Bunun anlamı, ilerici reform çabalarının, kapitalist sınıfın ve onun politik görevlilerinin direnişinin üstesinden gelmelerini sağlayacak bir güç kaynağı bulma zorunluluğudur.

İşçi sınıfı çok basit bir nedenle bu güce sahiptir: Sadece işçiler her gün işe geleceklerse kapitalistler kâr edebilirler. İşçilerin oynamayı reddetmeleriyle birlikte, kârları bir gecede tükenir. İşverenlerin dikkatini çeken tek bir şey varsa, o da para akışının durduğu zamandır.

Grevler gibi eylemler mevzu bahis kapitalistleri dize getirme potansiyelinin çok ötesinde; hükümet de dahil olmak üzere doğrudan veya dolaylı olarak onlara bağlı kurumların çeşitli katmanları üzerinde bir etki yaratabilirler.

Sadece çalışmayı reddederek bütün sistemi çökertebilmek işçilere, toplumda kapitalistlerin kendileri dışında başka hiçbir grubun sahip olmadığı bir çeşit kaldıraç olma gücü verir.

İşte bu yüzden, ilerici toplumsal değişim, kapitalist muhalefetin üstesinden gelmeyi gerektiriyorsa – ki biz bunun böyle olduğunu üç yüzyılda öğrendik – o zaman bu gücü kullanabilmeleri için işçileri örgütlemek merkezi bir öneme sahiptir.

Bu nedenle, işçiler sadece modern toplumda sistematik olarak ezilen ve sömürülen bir sosyal grup değil; aynı zamanda, gerçek değişimi sahneye koyacak ve ana güç merkezinden (sistemi yöneten sanayiciler ve bankacılar) ödünler koparmak için en iyi konumlanmış gruptur.

Onlar her gün kapitalistlerle temasta olan ve varoluşlarının bir parçası olarak kapitalistlere daimi bir çatışmayla bağlı olan gruptur. Hayatlarını geliştirmek istiyorlarsa, sermaye ile kavga etmek zorunda olan tek gruptur. Ortada politik bir hareket organize etmek için daha mantıklı bir güç yoktur.

Ve bu sadece bir teori değil. Geçtiğimiz yüzyıl boyunca geniş kapsamlı reformların kabul edildiği koşullara dönüp bakarsak, yoksulların maddi koşullarını iyileştiren ya da onlara piyasaya karşı daha fazla haklar veren reformlara baktığımızda, bunlar her zaman işçi sınıfı hareketliliğine dayanıyordu. Bu yalnızca refah devletinin “renk körü” önlemleri için değil, medeni haklar ve oy hakkı mücadelesi gibi olgularda da geçerlidir.

İster siyah ister beyaz olsun, ister erkek ister kadın olsun, yoksullara yarar sağlayan her türlü hareket, çalışan insanların hareketliliğine dayanmalıydı.  Bu, Amerika Birleşik Devletleri’nde olduğu kadar Avrupa ve Küresel Güney’de de geçerliydi.

İşçi sınıfını politik strateji için çok önemli kılan, sermayeden gerçek tavizler koparma gücüdür. Elbette işçilerin her kapitalist toplumda çoğunluğu oluşturdukları ve sistematik olarak sömürüldükleri gerçeği, işçi sınıfının sıkıntılarını daha da acil kılıyor. Bu ahlâki aciliyet ve stratejik güç kombinasyonudur ki işçi sınıfını sosyalist siyasetin merkezine yerleştirir.

(Bu yazı jacobinmag.com’daki orjinalinden gecinemiyoruz.org için çevrilmiştir.)