Nekro-Siyaset: Mültecilik ve Savaş – Nazlı Bülay Doğan

 “Egemenlik, kimin kayda değer ve kimin değmez; kimin kullanıldıktan sonra atılabilir ve kimin atılamaz olduğunu tanımlama kapasitesi olarak belirmektedir.”

Achille Mbembe, “Nekro-Siyaset,”

 

Suriye’deki savaş kadar Suriyeli mülteciler krizi de 2011 yılından beri Avrupa Birliği ülkelerinin ve elbette ki Türkiye’nin siyasi ajandasının temel taşlarından biri olmuştur. Var olan iktidar, “misafirler” adı altında Suriyeli mültecileri himaye etme iddiasıyla yıllardır yaşanan emek ve kadın sömürüsünü gizlemektedir. Ancak özellikle 2018 yılından beri Türkiye’deki hayat koşullarını doğrudan etkileyen ekonomik krizle beraber bu söylem yerini iyiden iyiye istenmeyen, fazlalık olan ve “bizim hakkımız olanı bizden çalan” Suriyeliler algısına çevirmiş durumdadır. Muhalefetin birçok unsurundan hükümet kanadına kadar farklı kesimler için Suriyeliler, tüm sorunların müsebbibi haline gelmiş; seçim kampanyalarının üstü kapalı vaadi onlardan “kurtulmak” olmuştur. “İşlerimizi çalan” Suriyeliyi sigorta yaptırmadan asgari ücretin altına çalıştıran patronlar, “kocalarımızı çalan” Suriyeliyi zorla alıkoyan, köle haline getiren erkekler, para karşılığında Suriyeli pazarlığı yapan devletler yerine mültecilerin kendisi bu düzenin suçlananı olmuştur. Suriyeliler kayıtdışı çalıştıkları yerlerde kayıtdışı ölürken, kayıtdışı alıkonuldukları yerlerde kayıtdışı çocuklar doğururken ve kayıtdışı geçmeye çalıştıkları Akdeniz’de kayıtdışı sayılarda boğulurken, Suriyeli hayatı önem arz etmemiştir. Sahile vuran bir çocuk bedeni aniden gündeme gelip aynı hızla kaybolmuş; Suriyelileri yerlerinden yurtlarından eden savaşa dair haberler, mülteci ölümlerinden daha değerli olması beklenen asker ölümlerini göstermeyi yeğlemiştir. Şimdiyse, hukuksal-siyasal olarak bir değişim vardır. Mültecilik ve savaş, bu sefer ölüm üzerindeki denetim aracılığıyla bir araya gelmiş; Türkiye’nin Suriye’deki savaşa katılımını aktifleştirdiği ölçüde, Türkiye sınırları içinde yok sayılan mülteci hayatları, ölüm ve ölüm riski üzerinden varoluş kazanmıştır.

Yaşamın Ölümün İktidarına Tabi Kılınması: Nekro-Siyaset

“Nekro-siyaset”[1] bakış açısında egemenlik, ölümlülük üzerinde bir denetim uygulaması olarak tanımlanır. Başka bir deyişle egemen olan, kimin yaşayabilir olduğuna karar veren ve kimin ölmesi gerektiğini belirleyen kişidir. Achille Mbembe, Foucault’nun “biyo-iktidar”[2] ve Agamben’in “kutsal insan”[3] kavramlarına dayandırdığı nekro-siyaseti, hayatın ölümün iktidarına tabi kılınması olarak açıklar. Buna göre ölümün iktidarı, “çok fazla sayıda insanın, kendilerine bir yaşayan ölü statüsünü dayatan koşullara bağımlı kılındığı toplumsal varoluşun yeni ve biricik formları”ndan biridir.

Eski Roma hukukunda, ceza gerektirmeden öldürülebilen ancak kurban edilemeyen insan olan kutsal insan, Agamben tarafından en modern toplumlarda dahi, hukuksal-siyasal bir eşik olarak “yaşanmaya değmeyen hayat” kavramının temelini anlamak için kullanılır. Agamben kendi çalışmasında kutsal insan için, Nazi Almanyası’ndaki Yahudi hayatlarının örneğini verir. Son dönemdeyse Suriyeli mültecilerin, içinde bulundukları ülkelerde bir kutsal insan olma pozisyonunda bulundukları – ne dost ne de düşman oldukları – sadece çıplak hayata sahip oldukları tartışılmıştır.[4] Hatta, Türkiye’de de çokça kullanılan ve yazının başında bahsettiğim misafir söyleminin, mültecileri biyolojik bir varoluş ve sosyopolitik bir hayat arasında bıraktığı ve onları ne Agamben’in çıplak hayat durumuna soktuğu ne de onlara tam bir siyasi faillik verdiği iddia edilir.[5]

Suriyeli mülteciler krizinin net bir şekilde göstermiş olduğu gibi, tarihte farklı insan topluluklarını birleştiren Akdeniz, artık onları birbirinden ayıran kesin bir sınır haline gelmiştir. Avrupa’ya ulaşmak için patlamış can yelekleriyle, haddinden fazla dolu güvencesiz botlarla, insan kaçakçılarının insafında fırtınalı açık denizde yol almayı göze almanın diğer bir ismi olmuştur Akdeniz. Burada yaşanan mülteci ölümleri, mültecileri Akdeniz’e süren Türk devleti ile onları Akdeniz’de bırakmaya kararlı Avrupa Birliği devletleri arasındaki iş birliği yoluyla gerçekleşir. Türkiye’nin ve diğer Akdeniz ülkelerinin “nezih” plajlarını Suriyeli mültecilerin “istila etmesi,” yaşadığımız dönemin en manidar karşılaşmalarındandır.

Geçtiğimiz günlerde yaşadığımız devlet eliyle insan kaçakçılığı vakası, Suriyeli hayatının Agamben’in bahsettiği çıplak hayata daha da çok indirgenmiş durumda olduğunu kanıtlar nitelikte. “Yaşanmaya değmeyen hayat” olarak Suriyeliler, acı bir ironiyle tam da hayalini kurdukları yaşanabilir bir hayat umuduyla gitmeye çalıştıkları Avrupa’ya gitmek için muhtemel bir ölüme gönderiliyorlar. Buradaki mesele, sınır kapılarına yığılan, denizden geçmeye çalışan Suriyelilerin hayatta kalma şanslarının ne olduğu değildir. Yunanistan’ın bu insanların ölümlerine sebep olmayı tüm dünya oraya bakarken göze alamayacağı bir gerçektir. Ancak mesele, bir devletin açık olarak topraklarında barınan bir grup insanın hukuksal-siyasal kategorisini net çizgilerle vatandaşlarından ayırması ve bu grubu, hiçbir statüsü ve hakkı olmayan (buna yaşama hakkı da dahildir) alt bir insan türü olarak gördüğünü uluslararası arenada ilan etmesidir. Devletin ayan beyan insan hakları ihlallerinin başında gelen insan kaçakçılığı yaptırması ve bunu medya kurumları yoluyla meşrulaştırmasıdır.[6]

Uluslararası hukukta insan haklarının ne denli önemsenmez olduğunu, Suriyeli mülteciler krizinde Avrupa Birliği’nin Türkiye’ye (söz) verdiği para karşılığında Türkiye’den Suriyelileri kendi topraklarında tutmasını istemesinden ve Türkiye’nin bunu kabul etmesinden biliyorduk. Türkiye’de yaşayan Suriyelilerin çok büyük bölümü için Türkiye uzun süre kalınacak bir yer değil, sadece bir geçiş noktasıydı. Ancak Suriyeliler sadece Türkiye için değil Avrupa için de her zaman vatandaştan alt bir kategoriydi ve orada da istenmiyorlardı. Avrupa’nın insan hakları söylemi, sahillerine varan mültecilerin selfie çekme cüreti göstermelerini içerecek kadar güçlü değildi. Hayatlarımızın bu kadar içinde olan teknolojinin alt sınıflar hele hele mülteciler tarafından kullanılması, geçilmemesi gereken kırmızı çizgiydi. “Kötürüm bırakılarak yetisizleştirilmiş siviller”[7]den beklenen belirli kurallar vardı ve fotoğrafını geride kalan ailesine göndererek hayatta kaldığını kanıtlamak, “başardığını” göstermek isteyen mülteci, kesinlikle bu kurallara uymuyordu.

Türkiye’nin insan hakları anlayışıysa, çok daha karmaşıktır. İktidar ve muhalefet arasında güncel siyaset tartışması aracına dönen mültecilerin hangi haklara sahip olduğu, bizim sahip olamadığımız tüm hakları kapsıyordu. İlk başlarda bizi işsiz bırakan onlardı, aileleri dağıtan onlardı. Sonradan, giremediğimiz okullara giren, alamadığımız sağlık hizmetini alan, sıradan vatandaş olarak bizim olamayan her şeye sahip olan oldu Suriyeli. Dileniyordu ama; aslında gül gibi yaşıyordu. Türkiye’de olmaktan yakınıyordu ama; bizim için piyasalaşan tüm sosyal hizmetlere bedava ulaşıyordu. Bu kadar rahat yaşayan insanların neden ölüm riskini göze alarak burayı terk etmeye çalıştıklarıysa “nankörlük” ve “tembellik” gibi sebeplerle açıklanmaya çalışılıyordu. Ve bir de en kritiği, Suriye’de onlar yerine “bizim çocuklarımız” ölüyordu![8]

Suriye’deki ölüm iktidarı değişip dönüştükçe, Türkiye’deki Suriyeli mültecinin hukuksal-siyasal kategorisi de iyiden iyiye değer kaybetti. Türkiye vatandaşı olanın değeri azalıp, onun varoluşu kutsal insana yaklaştıkça; Suriyeli mültecinin değeri çıplak hayatın içine daha da gömüldü.

Suriye “Bataklığı”nda Ölüm

Değişimin sebebi neydi? Değişen, mültecileri yerinden eden Suriye’deki savaşa bilfiil dahil olan Türkiye’nin iki ayrı coğrafyada kurduğu ölümün iktidarındaki farklılıklardır. Farklılık, Deleuze ile Guattari’nin “savaş makineleri” adını verdiği çok biçimli, devamlı dönüşen, zaman zaman devletlerden özerk, zaman zaman devletlerle bağlantılı parçaların Suriye savaşında, bir ders kitabındaki örnekmişçesine açıkça yer almasıydı. Yersiz-yurtsuz ve parçalı silahlı milislerden oluşan Suriye’deki silahlı güçler, Türkiye’nin de yaratımında katkıda bulunduğu bir savaş makinesi halini almıştır. Sınırların muğlaklaştığı, düzenli orduların birbiriyle çarpıştığı savaşlardan farklı olarak Suriye’deki kutuplaşmalar daha karmaşık haller alırken; düzenli ordu askerleri de bu muğlaklığın parçası olmuştur. Daha önce de Suriye’deki savaşta hayatını kaybeden TSK mensupları olmuştur. Ancak bu sefer hem sayının yüksekliği hem de ölüm biçimleri, bu kişileri Agamben’in kutsal insanının asla olamayacağı, ülkesi-vatanı-davası uğruna “kurban edilebilen insan” yani “şehit” mertebesinde sabit bırakmamış, onları da dönüştürmüştür.

Suriye’deki halklar, tam da Mbembe’nin ifadeleriyle siyasal kategoriler olarak isyancılara, kurbanlara, mültecilere ve toplamında “kötürüm bırakılarak yetisizleştirilmiş sivillere” dönüştürülürken, burada savaşmaya zorunlu bırakılan ve ancak ölümleriyle orada oldukları kabul edilen askerler de savaş makinesinin bir parçası olduklarından, geleneksel anlamıyla şehadetin içinde yer almakta zorlanırlar. Ölümlerinin inanılan kutsallığı zedelenmiştir. Askerler hayatta oldukları sürece aslında orada değildirler. Rusya’nın resmî açıklamasına göre, Türkiye gözlem noktaları dışında, paramiliter güçlerle sahada olan TSK mensubu bulunmadığını iletir, aksi halde bu Soçi Mutabakatı’nın ihlali olacaktır.[9] Bu diplomatik hamleler, askerlerin varoluşsal zemininde çatlak yaratır. Bu nedenle de askerler, ancak öldüklerinde varoluş kazanırlar. Ancak bu sefer de kazandıkları ölüm varoluşu, geleneksel kurban edile(bile)n – şehit – olmaktan çok, egemenliğin ölümlülük üzerinde bir denetim uygulaması örneğine girmeye başladı, sıradanlaştı. Ulus-devletin kurucu ögelerinden olan kutsallık yerini para alışverişine,[10] “kayıp yok, yer değiştirme var”[11] söylemlerine ve şehadetin açıkça arzulanan bir siyasi araç olmasına[12] bıraktı.

Türkiye’de, Suriye’deki savaştan uzak yaşayıp da bu savaşı olumlayanların yanılgısı, Suriye’de yaratılan istisna halinin kendilerine dokunmayacağını sanmak oldu. İdlib’teki ölümler, bu istisna halinin kapsayıcılığını yakıcı bir biçimde gösterdi. Buna karşılık bu savaşa tanık olan bizler için doğru tavır, istisna halinin kendisine karşı çıkmak olmalıyken; olan, hayatta kalma mücadelesi mantığında, başkasının ölümünü kendi varlığının biricikliği olarak algılamak oldu. Suriye’de daha çok insan hayatının harcanabilir olması yetmedi, Türkiye’de olan mültecilerin de harcanabilir olması talebi yükseldi. Sosyoekonomik statüsü fark etmeksizin, neredeyse tüm vatandaşlarının daha iyi hayat şartları için Avrupa ülkelerine özendiği Türkiye’de, Avrupa’da bir yaşam kurmak isteyen Suriyeli mültecileri ya bu yolda ölecekleri ya da çok büyük ihtimalle çok kötü yaşam şartlarındaki kamplara[13] mecbur kalacakları bu ülkelere “yollamanın” doğru olduğunu savunan Türkiye vatandaşları için “kötü niyetli” terimini kullanmak oldukça hafif kalacaktır. İçselleştirilmiş ölümün iktidarında, öl(dürül)en her Suriyeli, kişinin kendisini daha da güvende hissetmesini sağlayacaktı – en azından ümit edilen buydu. Modern bir tehcir uygularcasına ülkeyi Suriyelilerden arındırmak, katlanılamaz hale gelen hayat koşullarını, ekonomik darboğazları ve geçinememek kaynaklı yaşam hakkından vazgeçişleri tersine döndürecek güvenceyi ve refahı verecek zannedildi.

Ancak Suriyeli düşmanlığı ile dolup taşan kişi, egemen olanın Suriyelinin hayatını harcanabilir kılmasına rıza göstererek; şu anda ve ileride başına gelecek hiçbir şeyin hukukun dışında kalmayacağını da zımnen kabul ediyordu. Elinde çıplak hayattan başka bir şey kalmayacak zamanın yakınlığı, kendi hayatının da yaşanmaya değmeyecek bir hayat olarak görülmesinin sıradanlığı, artık başka ölümlerle gizlenemeyecek. Suriye’de vurulan asker ile Akdeniz’de boğulan mültecinin hayatını, egemenin gücü ve yetisi olarak birbirine bağlamadığımız ve ikisine birden karşı çıkmadığımız sürece, nekro-siyasetin aracı olmaktan kurtulmanın yolu yok.

 

Dipnotlar

[1] Post-kolonyalist kuramcı Mbembe’nin “Nekro-Siyaset” ile ilgili metninin Türkçeleştirilmiş hali için bkz. http://ayrintidergi.com.tr/nekro-siyaset/

[2] Foucault, Michel. 2015. Toplumu Savunmak Gerekir, İstanbul: YKY.

[3] Agamben, Giorgio. 2013. Kutsal İnsan, İstanbul: Ayrıntı.

[4] Bir örnek için bkz. Diken, Bülent. 2004. “From Refugee Camps To Gated Communities: Biopolitics And The End Of The City1”. Citizenship Studies 8 (1): 83-106.

[5] Rozakou, Katerina. 2012. “The Biopolitics Of Hospitality In Greece: Humanitarianism And The Management Of

Refugees”. American Ethnologist 39 (3): 562-577.

[6] Kameralara demeç veren bir insan kaçakçısı sonrasında gözaltına alınsa da (http://www.diken.com.tr/roportaj-veren-insan-kacakcisi-gozaltina-alindi/), ne TRT Arapça’nın kaçak yollar haritası yayınlamasının ne de birden fazla insan kaçakçısının işlerini rahatlıkla medya organlarının ve güvenlik güçlerinin önünde icra etmesinin izleri silinmemiştir.

[7] Mbembe, Achille. A.g.e.

[8] TSK’nın savaşı, insan hakları ihlallerinde bulunan Suriye’deki paramiliter unsurlarla beraber yürütmesi, “bizim çocuklar” söyleminin özellikle Türkiye sınırları dışında pek etkili olmamasına sebep olmaktadır.

[9] http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/rusyadan-ikinci-aciklama-askerler-gozlem-noktalarinin-disinda-hayatini-kaybetti-1724051

[10] https://www.gazeteduvar.com.tr/politika/2020/02/29/erdogan-sayin-putine-bizi-rejimle-bas-basa-birakin-dedim/

[11] https://t24.com.tr/video/trt-de-idlib-de-sehit-olan-33-turk-askeri-icin-kullanilan-kayip-yok-yer-degistirdiler-sehit-olmayi-istemek-lazim-sozleri-tepki-topladi,26556

[12] Bu yaklaşımın birçok örneğinden birini Erdoğan, İdlib üzerine “Bundan sonra da şehit vermeye devam edeceğiz” sözleriyle ortaya koymuştur. Bkz. http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/erdogandan-kilicdarogluna-sehit-yaniti-1724530

[13] Midilli Adası’ndaki Moria Kampı hakkında bir haber için bkz. https://www.theguardian.com/global-development/2020/jan/17/moria-is-a-hell-new-arrivals-describe-life-in-a-greek-refugee-camp?fbclid=IwAR1SWnCEr3wrrSH-tRDe4kgS20mSfvRvuvzQx5LZDAEZ0ZnjSw1nlCcCHKA