Neoliberal Dönemde Toplumsal Cinsiyete Dayalı Şiddeti Açıklamak – Tithi Bhattacharya (El Yazmaları)

Kaynak: International Socialist Review

Çeviri: İrem Kayıkçı

Hadi bir görüntü ile başlayalım: Pahalı bir Manhattan otelinin koridorlarında, düşük ücretle çalışan bir siyahî kadın sığınmacının peşinden, onu seks yapmaya zorlamak için koşan çıplak beyaz bir adam. İşte bu adam, o zamanki Uluslararası Para Fonu (IMF) başkanı, Fransız politikacı Dominique Strauss-Kahn; kadın ise, otuz üç yaşındaki Nafissatou Diallo, Strauss-Kahn’ın otelinde temizlikçi olmakla birlikte vatandaşı olduğu Fransa’nın eski bir sömürgesi Gine’den Amerika Birleşik Devletleri’ne sığınma talep etmiş biri.

IMF başkanına yöneltilen bütün tecavüz ve saldırı suçlamalarının düşürülmesine rağmen, Strauss-Kahn istifa etmek ve Bayan Diallo’ya yüklü bir para cezası gibi bazı ağır bedeller ödemek zorunda kaldı.

Adalet yerini buldu mu peki?

Cevap, tüm devrimci Marksistlerin ilgisini çekmelidir. Bunun nedeni, bu iki figür arasında gerçek bir mülksüzleştirme haritasının uzanmasıdır ve bu makalenin amacı bu haritanın ana hatlarını belirtmektir. [1]

Bu görüntü çağımızın bir simgesi olarak kabul edilmelidir. Görüntünün birey ve toplum arasındaki ayrımın ortadan kalktığı ve bireylerin – çıplak varlıklı beyaz adam ve Siyahî, düşük ücretle çalışan kadın – toplumun açık somut halleri olarak ortaya çıktığı anı yakalaması açısından simgeseldir.

Tabii ki Strauss-Kahn‘ın Diallo’ya saldıran resminin temsili gücü, IMF gibi uluslararası finans kurumlarının Gine gibi küresel Güney ülkeleri üzerinde sahip oldukları gerçek güçte yatıyor. 1980’lerden itibaren ulusal ekonomilerdeki Keynesyen hâkimiyet, yeni bir sermaye birikim tarzının lehine sistematik olarak tasfiye edildi. Geriye dönüp baktığımızda tam olarak neoliberalizme adını veren bu yeni dönem, Nancy Fraser’ın deyişiyle “… ‘Pazarları ehlileştirmek için politikayı kullanmayı’ hedefleyen önceki formülü” tersine çevirdi ve “politikayı ehlileştirmek için pazarları kullanmayı” hedefleyen yeni bir politika sürecini başlattı. [2] Diallo’nun ülkesi Gine gibi ülkelerde bu durum, IMF ve Dünya Bankası gibi ulusal olmayan kurumların bu ülkelerde “borç topun ağzındayken” Yapısal Uyum Programları (SAP) uygulatması halini aldı. [3]

Neoliberalizmi analiz ederken ana akım yorumcular tartışmayı, çoğunlukla sıradan insanların en az kontrol sahibi olduğu formel ekonominin belirli bölümlerinin tartışılması yönünde yönlendirmeye meyillidirler. Dünyamızın 1980’lerden beri nasıl değiştiğini bu şekilde anlamak, borsaların nasıl çalıştığını veya bir kredi temerrüt takas işleminin nasıl gerçekleştiğini anlamakla sınırlı gibi görünmektedir.

Fakat Marksist devrimciler olarak bizler, kapitalizmi yalnızca ekonomik süreçler toplamı olarak değil, aynı zamanda bütünlüklü bir sosyoekonomik ilişkiler sistemi olarak anlıyoruz. Neoliberalizmi, savaş sonrası dönemde sermaye tarafından geliştirilen, türevlerin alım satımından daha yoğun bir tarihe sahip ve daha kapsamlı sonuçlara ulaşan özel bir strateji olarak görüyoruz.

Neil Davidson’un Uluslararası Sosyalizm’deki son makalesi [4], neoliberalizm tarihinin gerek duyulan genişliğini ve tarihsel karmaşıklığını ortaya koyuyor. Davidson’un makalesi; 1970’lerin ortalarından itibaren kapitalizmin karlılık krizine tepki olarak “öncü” (İngiltere’de Margaret Thatcher gibi) egemen sınıf tarafından geliştirilen “politik-ekonomik” bir strateji olarak neoliberalizmin inşasına dâhil olan kapsamlı ve sıklıkla çelişkili süreçlerin olağanüstü açıklamasıdır. Davidson, neoliberalizmin hem (a) 1973-1974 krizinden sonra kabul edilen yeni bir ekonomik sermaye birikimi stratejisi hem de (b) sermayenin birikmesine ve işçi sınıfını ve örgütlerini parçalamasına olanak tanıyan bir siyasi politikalar dizisi olduğunu gösteriyor. Davidson’un kırk yılı aşkın süredir haritasını çizdiği şey, dünya genelinde seçilen hükümetlerin politikalarının neoliberal çizgiler boyunca sermayenin yeniden yapılanmaya duyduğu yeni ihtiyaçlar ile her zaman çakışmadığını bulmanın doğal olduğudur. Bu nedenle sistemin, egemen sınıf içerisinde neoliberalizmin gelişmesini sağlamak için kendi ulusal ekonomileri içerisindeki sınıf savaşlarında öncülük ederek başarılı olan siyasi öncülere – Davidson bunlara “Lenin karşıt[ları] burjuva“ diyor–  ihtiyacı vardı. Biraz zaman ve birkaç düzenleme gerektirse de neoliberalizm, ekonomik politika, politik strateji ve (dolayısıyla) ideoloji olarak 1973-1974 yılları arasında hegemon oldu ve 2008’de mali çöküşü meydana geldi.

ABD’de neoliberal düzen kurulduktan ve kontrol ettiği ulus ötesi ekonomik kurumlara dayatıldıktan sonra, model birikmiş bir güç elde etti: Gelişmiş ülkelerde açığa çıkan, ABD ile rekabet etme ihtiyacı, diğer devletleri, ekonomilerine avantaj sağlamış gibi görünen örgütsel biçimleri benimsemeye zorladı; Küresel Güney’deki devletler kredi ve yardım alabilmek için neoliberal yöntemlerle ekonomilerini yeniden yapılandıran koşulları kabul ettiler. [5]

Davidson’ın açıklaması, kırk yılı aşkın küresel tarihin ve politik ekonominin bilgece bir değerlendirmesidir. Davidson her ne kadar neoliberalizmin etkisi altındaki toplumsal cinsiyetin akıbetini özel olarak ele almasa da bu düzende sosyal hayatın bireyselleşmesi üzerine ciddiye alınması gereken bir takım isabetli gözlemler yapar. İlk olarak, sosyal hizmetlerin nasıl devlet tarafından terk edilmediğini ama “yeniden yapılandırıldığını”, öyle ki çocukların veya aile üyelerinin bakımının “gitgide artarak… Devletten aileye —genel olarak ailenin kadın üyeleri anlamına gelir [di] — devlet kurumları tarafından daha sonra değerlendirmeye tabi tutulan “gayrı resmi” düzenlemelerle geçtiğine” işaret eder. Davidson, sosyolog Richard Wilkinson ve Kate Pickett’ı takip ederek, daha önemli bir şekilde makalenin amacı doğrultusunda bize şunu hatırlatıyor: Neoliberalizm etkisi altında artan sosyal eşitsizliğin kasti olmayan sonucu, birleştirici sosyal ilişkilerin fiili bir çöküşüydü. “Devletin sosyal uyumu azaltma veya şiddeti, genç doğumları, obeziteyi, uyuşturucu bağımlılığını ve diğer her şeyi arttırma kastı olmasa da… Bunlar gelir dağılımındaki değişikliklerin kasti olmayan sonuçlarıydı.” [6]

Bu makale, bu anlayışı daha da geliştirmeyi amaçlamaktadır. Neoliberal politikalar ve onun mevcut ideolojisi toplumsal cinsiyet ilişkilerini nasıl etkiledi? Toplumsal cinsiyete dayalı şiddeti, —genellikle egemen sınıfın kasıtlı ideoloji ve politikasından kaynaklı—sosyoekonomik süreçlerin bir sonucu olarak anlayabilir miyiz? Davidson’u takip ederek, neoliberal düzenin birliğini mekânın (ulus devletler) ve zamanın (1970’lerden günümüze) ötesinde parçalanmış ve düzensiz olarak anladığımızdan dolayı, toplumsal cinsiyet ilişkilerinin akıbetinin bu birleşik fakat belirsiz gidişatı izlediğinin altını çizmek önemlidir. Bu makalenin belirttiği şey tam olarak belirli ülkelerin veya politikaların detaylı bir tarihsel açıklaması değil, toplumsal cinsiyet ve politik ekonomi arasındaki ilişkiyi anlamak için oluşturulan bir çerçevenin genel hatlarıdır. Konunun ana unsurları şunlardır:

Birincisi, son kırk yılda neoliberalizm çoğu ülkede toplumsal cinsiyete dayalı suçlarda belirgin bir artış yarattı. 2008 mali krizi, hâlihazırda ciddi bir sorun olan şeyi daha da şiddetlendirdi. Bu artık “her zamanki şeyler” durumu değil ve sosyalistlerin bu problemle eleştirel olarak ilgilenmesi gerekiyor.

İkincisi, Marksistler olarak, mevcut şiddetin kuvvetlendirilmesinin etkilerini tanımlamamız bizim için yeterli değildir, buna bir de açıklama getirmemiz gerekiyor.

Üçüncüsü, bir krizle karşı karşıya olan kapitalizm birbiriyle ilişkili iki yoldan çözüm aramaktadır: (a) Kemer sıkma dürtüsünde açıkça görüldüğü gibi üretimi yeniden yapılandırma girişimi yoluyla ve (b) toplumsal cinsiyet kimliklerini yeniden oluşturma ve işçi sınıfı ailesini ilgilendiren bazı ideolojileri yeniden tedavüle sokma çabalarında açıkça görüldüğü gibi toplumsal yeniden üretimi tekrar düzenleyerek.

Kapitalist yeniden yapılandırmadaki bu eş zamanlılığı ve birliği anlamak için, toplumsal yeniden üretim teorisinin analitik çerçevesiyle en iyi şekilde ele alınan kadınlara yönelik baskının, Marksist analizini tekrar gözden geçirmemiz gerekiyor.

Çerçeve Olarak Toplumsal Yeniden Üretim

Toplumsal yeniden üretim Marksist politik ekonominin “mal ve hizmet üretimi ile hayatın yeniden üretiminin nasıl tek bir bütünleşik sürecin parçası” olduğunu gösteren ana kavramlardan bir tanesidir. [7]

Marx’a göre, insan emeği, kapitalizmdeki her değerin kaynağıdır. Lise Vogel, Marx’ı takip ederek, emek gücünü “bir insan tarafından taşınan ve taşıyıcısının bedensel ve sosyal varlığından ayırt edilebilir bir kapasite” [8] olarak tanımlamaktadır. Sınıflı toplumlarda egemen sınıf, kendi çıkarları için emek gücünün kullanım değerleri yaratma yeteneğinden faydalanabilir. Aynı zamanda, emek gücünün taşıyıcısı insanlar, hastalanırlar veya yaralanırlar, yaşlanırlar ve sonunda ölürler ve yerlerine başkalarının geçmesi gerekir. Bu nedenle, emek gücünün yeniden üretilmesi, günlük ihtiyaçlarının karşılanması ve zaman içinde yerlerine başkalarının geçmesi gibi bazı süreçler gereklidir.

Marx, emek gücünün yeniden üretimini toplumsal yeniden üretim için kritik olarak görmesine rağmen, bu tür yeniden üretimin kesin olarak ne gerektirdiğine dair tam bir açıklama yapmadı. Vogel, sınıflı toplumlarda emek gücünün yeniden üretilmesini içeren üç çeşit yöntem önermektedir: (a) doğrudan üreticileri yeniden canlandıran ve işe geri dönmelerine izin veren çeşitli günlük faaliyetler; (b) alt sınıfın çalışmayan üyelerine (çocuklar, yaşlılar, acezeler veya başka nedenlerle işgücünün bir parçası olmayan insanlar) yönelik benzer faaliyetler; ve (c) artık herhangi bir sebeple çalışmayan alt sınıf üyelerinin yerini dolduran faaliyetler.

O zaman, toplumsal yeniden üretim teorisi, sistemin belli başlı özelliklerini anlamak için çok önemlidir.

1) Tamamen sosyoekonomik birlik: Herhangi bir kapitalist toplumda çoğunluğun, kendilerini ve hane halkını korumak için ücretli emek ve ücretsiz ev emeğinin birleşimi yoluyla var olduğu kesinlikle doğrudur. Her iki emek türünü de aynı sürecin bir parçası olarak anlamak çok önemlidir.

2) Sermaye birikimi ve toplumsal yeniden üretim arasındaki çelişki: Kapitalizmin toplumsal yeniden üretim üzerindeki etkisi kesin değildir. Aslında, toplumsal yeniden üretim, üretimin temel unsurunu yani insanları yaratabilir. Ancak, yaşamın yeniden üretilmesine ilişkin gerçek uygulamalar, üretim ile gerilim içerisinde gelişir ve ortaya çıkar. Kapitalistler işçiden mümkün olduğunca fazla iş sağlamaya çalışırlar. Fakat bunun karşılığında işçi, kendisini bireysel olarak ve kuşaksal olarak başka bir gün için yeniden üretmesine izin verecek malzeme kadar ücret ve fayda elde etmeye çalışır.

3) Patronların toplumsal yeniden üretime ilgileri var:  Toplumsal yeniden üretim sadece kadının çalışan kocasının her sabah yeniden işe gidebilmesi için temizlik ve yemek yapması olarak anlaşılmamalıdır. İşverene, işçinin toplumsal olarak nasıl ve ne dereceye kadar yeniden üretildiği gibi belirli şeylerde yatırım yapılır. Bu bağlamda, söz konusu sadece yiyecek, giyecek ve sermayenin kapısında sabah hazır olma durumu değil, aynı zamanda eğitimden, “dil yeteneklerine…genel sağlığa” hatta mevcut iş gücünün kalitesini belirleyen “işe yatkınlıklar”a kadar her şeydir. [9] Her kültürel yeterlik yine tarihi özgüllüklerine göre belirlenir ve her iki tarafın müzakeresine açıktır. İş yasaları, toplum sağlığı ve eğitimi ile ilgili politikalar, işsizlik için devlet desteği böyle bir pazarlığın çok sayıda sonuçlarından ve yapıcı taraflarından sadece birkaçıdır.

Bu nedenle, birbirine geçmiş üç yolla gerçekleşen toplumsal yeniden üretim anlayışımızı netleştirmemiz gerekiyor: (a) ailede hem erkekler hem de kadınlar tarafından gittikçe artan şekilde gerçekleştirilen ücretsiz emek (b) evde ödenmemiş emeğin bir miktar hafifletilmesi için devlet tarafından bir sosyal maaş biçiminde sunulan hizmetler ve son olarak (c) pazar tarafından kâr için satılan hizmetler…

Bireysel sorumluluk söylemi ile desteklenen neoliberal politikalar, devlet hizmetlerini yürürlükten kaldırmaya ve toplumsal yeniden üretimi tamamen tek tek ailelere devretmeye ya da pazarda satmaya çalıştı. Bir sistem olarak kapitalizmin, aile içinde toplumsal yeniden üretimin karşılıksız emeğinden ve ev dışındaki sosyal maaşlara yapılan sınırlı harcamadan faydalandığını belirtmek önemlidir. Sistem, “birikim sürecini tehlikeye atmadan” toplumsal yeniden üretimden tam olarak vazgeçmeyi göze alamaz, çünkü toplumsal yeniden üretim, kapitalizmin en çok ihtiyaç duyduğu bir maddenin devam etmesini sağlar: İnsan emeği. [10] Üretimin toplumsal yeniden üretim üzerindeki bu çelişkili bağımlılığını anlamak, toplumsal cinsiyete dayalı şiddet de dâhil olmak üzere toplumsal cinsiyet ilişkilerinin politik ekonomisini anlamanın anahtarıdır.

Ancak, toplumsal yeniden üretim teorisinin toplumsal cinsiyet ilişkilerini nasıl açıklayabildiğini anlamadan önce, son yıllarda yapılan bu tür bir araştırmayı aciliyet meselesi yapan toplumsal cinsiyete dayalı şiddetin derecesinin farkına varmalıyız. Dünya Sağlık Örgütü tarafından 2013 yılında yayınlanan kadınlara yönelik şiddetin ilk kapsamlı çalışması, dünya genelindeki kadınların üçte birinin hayatlarında, yani yüzde 35,6’sının, genellikle erkek bir partner tarafından fiziksel veya cinsel şiddete maruz kaldığını değerlendirmektedir. Kadınlara yönelik şiddetin en yüksek oranı Afrika’da olup, tüm kadınların neredeyse yarısı, yüzde 45,6’sı fiziksel veya cinsel şiddete maruz kalmaktadır. Düşük ve orta gelirli Avrupa’da, oran yüzde 27,2; ve yüksek gelirli ülkelerdeki kadınların üçte biri, yüzde 32,7’si yaşamlarının bir aşamasında şiddete maruz kalmaktadır. [11]

Yoksulluk ve cinsiyete dayalı şiddet arasında bir korelasyon vardır fakat böyle bir bağlantının unsurları gerçekten nelerdir?

Birçok kişi bu ilişkiyi aydınlatmak için Marksist yabancılaşma anlayışını kullandı. Örneğin, tecavüzü açıklamak isteyen bir yazar şöyle diyor:

Tecavüz, erkeklerin “doğal” içgüdülerinden gerçekleşmez. Sınıflı toplumun cinselliği çarpıtması ve insanları birbirlerine ve kendilerine yabancılaştırmasından kaynaklanmaktadır… Kendimize ve birbirimize yabancılaştırılıyoruz. Tecavüz ve cinsel şiddet, bu yabancılaşmanın aldığı en uç biçimlerden bazılarıdır. [12]

Cinsiyet, cinsellik ve toplumsal cinsiyet ifadelerinin tümünün kapitalizmde yabancılaştırıldığı inkâr edilemez. Bununla birlikte Marx, yabancılaşmayı – belirli dönemlerde artabilen veya azalabilen  – bireysel ya da koşullu memnuniyetsizlik ve hayal kırıklığı olarak değil, ancak yönetici sınıf dâhil sınıflı toplumdaki herkesi etkileyen bir koşul olarak anlamaktadır. Ayrıca açıklayıcı bir araç olarak yabancılaşmanın kendisi, neden tecavüzlerin ve cinsel şiddet vakalarının çoğunluğunun kadınlar tarafından değil de erkekler tarafından işlendiğini tam olarak açıklamamaktadır. Başka bir deyişle, Marksistler tarafından anlaşıldığı gibi yabancılaşma, kapitalizmde yaygın bir durum iken, cinsel şiddet daha çok spesifik bir olgudur. Herkes kapitalizmde her zaman yabancılaşmış olsa da günlük olarak cinsel şiddete maruz kalmamaktadır. [13]

Yabancılaşma kavramı ile başlamak yerine, toplumsal cinsiyete dayalı şiddet olasılığının koşullarını üretebilecek olan birbiriyle etkileşen birçok faktörü gözler önüne sererek başlamamızı öneririm. Fakat aile içindeki toplumsal cinsiyeti ve ilişkileri etkileyen bu faktörler, formel ekonominin alanı dışında kalan toplumsal yaşamın “özel alanı” ile sınırlı değildir. Aslında neoliberalizm altındaki toplumsal yeniden üretimin kaderi, diğerleri arasında, üretim dinamiğinin (formel ekonomi), toplumsal yeniden üretim süreçlerini (“özel alan”) bozma kapasitesine ve bunun tersine sahip olduğunu göstermektedir.

Toplumsal yeniden üretim teorisi, kısmen ev içi hizmetlerin tedarikinin tarihsel materyalist bir ifadesi veya kadınların ve erkeklerin, bir sonraki iş gününü karşılamak için hem maddi hem de ruhsal olarak yaşam araçlarını nasıl temin edip bunlara nasıl erişebildiklerinin bir ifadesidir.

Bu araçlar, tarihsel olarak belirlenir ve genel bir gelişim / altyapı düzeyi gibi bir toplumun kendine özgü belirli koşullarına dayanır ve işçi sınıfının yaşam standardı sermayeden zorla elde edilmiştir. Bazı toplumlarda, ekmek veya pirinç fiyatlarındaki artış işçi sınıfı ailesini krize sokabilirken, bazılarında kriz anı temel toplumsal hizmetlerin özelleştirilmesiyle gelebilir.

Kadınlar evde çok miktarda ev içi hizmetlerin tedarikini sürdürdüğü için, bu tedarikin dinamikleri içerisinde meydana gelen değişiklikler ve ayrıca bu tedarikin ne dereceye kadar “güvenli” alanların kapsamı içinde gerçekleşip gerçekleşmeyeceği de toplumsal cinsiyet ilişkilerinin sınırlarını belirlemektedir.

Ev İçi Hizmetlerin Tedariki Nelerden Oluşur?

İnsanların büyük çoğunluğu için ev içi hizmetlerin tedarikinin temel unsurlarından bazıları nelerdir? Yiyecek ve barınma, yeniden üretimin gerçekleşmesi için iki temel koşuldur – ve bunları takiben; sağlık, eğitim, çocuk bakımı, emekli maaşı ve toplu taşıma gibi insan yaşamını ve saygınlığını korumak için gerekli diğer toplumsal hizmetler gelir.

Barınma veya ev – tıpkı aile gibi – kapitalizmde iki zıt göstergede çalışır. Bir taraftan ev, kamuoyunun şiddeti ve belirsizliğine kıyasla çoğumuz için daha güvenli bir yer gibi görünür. Gerçek insan sevgisi ve dayanışma ilişkileri, bir evin dört duvarı içinde kısaca yakalanan bir çocuğun kahkahasında veya bir çift arasında paylaşılan bir öpücükte gelişebilir. Ancak, kamu denetiminden korunan ev, kişisel şiddetin ve utanç verici sırların bir tiyatrosu da olabilir. Morarmış çürükleri bir atkıyla gizlemeye çalışan bir kadını bizzat gören ya da “sevgi dolu” bir amca hakkındaki konuşma üzerine tek kelime bile etmeyen bir çocuk görmüş olanlar, bu tür korkuların boyutunu bilir. Bununla birlikte, bir kurum olarak ailenin ruhsal dinamikleri tükenirken, ev yine de daha zalim ve daha maddi anlamda bir barınak görevi görür. Kelimenin tam anlamıyla, işçinin ertesi günkü işinden önce dinlenmesini sağlayan fiziksel barınaktır.

Şu halde, 2008 sonrası Küresel Kuzey’de ipotek borçları ve hacizleri ile bağlantılı ekonomik stresin aile içi şiddetin artmasına önemli bir katkıda bulunması ya da toplumsal yeniden üretim dilinde, çalışan bedenin yeniden üretimini sağlayan temel unsurlardan biri, güvenli barınak yokluğunun sebep olması şaşırtıcı değildir.

Amerika Birleşik Devletleri’nde, Nüfus Sayımı ve Aileler ve Hane Halkı Ulusal Anketi’nden elde edilen veriler, genel olarak kadınların ve özellikle Afrikan-Amerikan kadınların, hem yıkıcı kredilerden hem de ipotekli malın haczinden ve tahliyelerden kaynaklanan aile içi şiddetin mağduru olma riskini taşıdıklarını kesin olarak kanıtlamıştır. Aile İçi Şiddeti Ulusal Araştırma Merkezi’nden gelen ekonomik durgunluk ile ilgili bir rapor bu bağlantıyı çok açık bir şekilde ifade eder:

İstismarcı eşlerinden ayrılan kadınlar genellikle aile üyeleri veya arkadaşlarıyla birlikte kalıyor… Aile üyeleri ve arkadaşlar onları barındıramazlarsa, aile içi şiddete dönebilir veya evsiz barınaklarına gidebilirler. Araştırmalar, ev içi şiddet mağdurlarının yaklaşık beşte birinin, istismarcı eşlerini terk ettiklerinde, resmi olmayan (aile / arkadaşlar) ve resmi (ev içi şiddet / evsiz barınakları) konut yardım kaynaklarını birleştirdiğini göstermektedir… Ancak aynı araştırma, ev içi şiddet mağdurlarının üçte birinden fazlasının istismar eden ilişkiyi sonlandırmaya çalışmanın bir sonucu olarak evsiz kaldığını da gösteriyor… Bu oran, mevcut ekonomik gerileme nedeniyle yükselebilir… Ne yazık ki ev içi şiddet ve evsiz barınakları da dâhil olmak üzere hizmet veren kuruluşların zaten kısılmış bütçeleri, tam da kadınlar onlara daha fazla ihtiyaç duydukları zaman kesiliyor. [14]

2008’de barınmadaki çöküş ile aile içi şiddet arasındaki bu örtüşmeyi belgeleyen çok sayıda hikâye mevcut. Örneğin, 2008’de Oregon’da yaşlı bir çiftin evlerinin haczedilmesinin ardından intihar etmeleri var. [15] Kaliforniya’daki Los Angeles’te bir zamanlar PricewaterhouseCoopers ve Sony Pictures çalışan ve işsiz kalan bir adam silahı kendisine doğrultmadan önce eşini, üç oğlunu ve kayın validesini öldürdü. Ekonomik olarak iflas ettiğini ve intihar etmeyi düşündüğünü fakat sonunda daha “namuslu” bir davranış olduğu için ailesinin hepsini öldürmeye karar verdiğini yazan bir intihar notu bıraktı. [16]  “Namuslu” kelimesinin önemli kullanımını bir kenarda saklayalım, ona daha sonra tekrar dönmek için sebebimiz olacak.

Şimdi ise, kadınların emeğini ve sorumluluğunu içeren ev ekonomisini oluşturan gıda, su ve diğer ürünlere bakalım. Bu bağlamda, kadınların ev içinde kullanım değeri olan ürünleri sıklıkla ürettiklerini hatırlamak önemlidir.1920’lerin başlarında Küresel Kuzey’deki kadınlar için bu tür mallar, elde dikilmiş kıyafetleri, dantelleri ve unlu mamulleri içerirken, Küresel Güney’de yapısal düzenlemeler başlamadan önce, kadınlar aileleri için yakıt ve işlenmiş tahıllar üretirlerdi. Kadınlar meta üretim devresinin dışına düştükleri için, bu tür emeğin hem ürünü hem de üreticisi kayıtlı ekonomiye görünmezdi. Kuzeyde, 1920’lerden ve 1930’lardan itibaren, elektrikli ev aletleri ve işlenmiş gıda üretimindeki hızlı genişleme, resmi tamamen değiştirdi. Birincisi, beyaz orta sınıf kadınlar ve ardından tüm kadınların meta ekonomisine katılımı hızla arttı.

Küresel Güney’de, geçim ekonomisinin ve kadınların piyasaya tam katılımının ortadan kaldırılması ise daha sonra ve neoliberal politikaların emriyle geldi. Örneğin Batı Afrika’nın bazı bölgelerinde, Hizmet Duyurusu Protokolü (SAP) anlaşmaları, hükümetleri kamu su şirketlerine yaptıkları mali yardımları kesmeye zorladı. Bununla birlikte, su – yemek pişirme, temizlik ve bakım işlerinin temel malzemesi – kadının sorumluluğundadır. Yani hükümetin kesintiler nedeniyle su sağlamadığı yerlerde bu ihtiyacı kadınlar sağlıyor. Kırsal kesimlerde Senegalli kadınlar, aileye su getirmek için on kilometre (6,2 mil) yürüyorlar.

Yemek mevzusu için resim daha da iç karartıcı. IMF’nin güney ekonomilerindeki en büyük taleplerinden biri de para birimlerini devalüe etmeleriydi. Devalüasyonun amacı, ithal edilen malların fiyatını yükseltmek ve böylece bu malların tüketimini azaltmaktı. Tabii ki, gıda, yakıt ve ilaçlar güney ülkeleri için ithal edilen malların büyük kısmını oluşturuyor.

Öyleyse, kapitalizmde iki tür süreç ev içinde gerçekleşir. Ev içi, bir yandan giderek daha ticari ve düşmanca bir dünyada özenli, araçsal olmayan bir alan olmaya devam eder. Öte yandan, fazlasıyla cinsiyetçi beklentilerin alanıdır da- işteki zorba bir vardiya sonunda, her ikisi de kadınlar tarafından “yapılan” sıcak bir yemek ve bir yatak beklenir. Bu çelişki, kapitalizm tarihinin neredeyse bütün dönemleri için geçerlidir. Ancak neoliberalizm ile geçen kırk yılda, evin tüm geçim kaynakları boşaltıldı – arkadaki bahçede sebze kalmadı, yakacak odun toplamak için ortak alanlar yok oldu ve bahçedeki tek pirinç değirmeni Teksas’tan gelen paketlenmiş pirince ödeme yapmak için satıldı. Yine de ev içinde, çalışan insan bedeni için maddi kaynak sağlama ihtiyacı, kadınların yiyecek, su ve bakım şeklindeki ihtiyaçları sağlamaları gerekiyor gibi ideolojik beklenti ile bağlı olmaya devam etmektedir. Yiyecek ve barınma için gereken gerçek maddelere ihtiyaç, kadınların ev içinde bu ihtiyaçları karşılamaktan sorumlu oldukları gibi oldukça ideolojik beklenti ile birleşince, toplumsal cinsiyete dayalı şiddet olasılığının koşullarını sağlıyor.

Ev İçi Hizmetlerin Tedarikine Yönelik Saldırılar

1980’lerden itibaren küresel kapitalizmin neoliberal yeniden yapılanması, genel olarak toplumsal yeniden üretimin ve özelde ev içi hizmetlerin tedariki tarihinde özel bir rol oynadı. Neoliberal politikaların üretim ve ticaret alanında oldukça etkili olduğunu anlamak önemli, çünkü bu politikalar aynı zamanda toplumsal yeniden üretim işini sağlama alan destekleri ortadan kaldırdılar. Nasıl ki dünyanın çoğu bölgesindeki topraklar yeni ortaya çıkan maden çıkarma endüstrileri için çıplak bırakıldıysa, sağlık hizmetleri, eğitim, toplum hizmetleri ve toplu taşımaya kadar kamu altyapısı da benzer şekilde hızlıca çıplak bırakıldı.

Bu, sermayeye nasıl yardımcı oldu? Toplumsal yeniden üretim için kamu desteğinin ortadan kaldırılması, işçilerin üretim alanında işçi olmaktan muaf tutulduğu anlamına gelmiyordu. Bunun yerine daha basit bir şekilde, daha önce halka açık olan tüm desteğin tek tek ailelere aktarıldığı ya da özelleştirildiği ve büyük çoğunluğun ulaşamayacağı kadar fiyatlandırıldığı anlamına geliyordu. Altyapısı kamu parası ile inşa edilmiş olan halka açık parklar, şirketlerden taze nakit para aktarımı aldı ve kapılarını işçi sınıfı çocuklarına kapattı. Hâlâ havuzlar, okul sonrası programlar ve nezih sağlık hizmetleri vardı, ancak yalnızca bunları karşılayabilenler içindi. “Gıyaben ve bile bile, aileler, özellikle ailedeki kadınlar, kamusal alanda sağlanmayan ve kişisel olarak uygun maaşlı olmayan işleri aldı.” [17] Bu durum, tüm kadın ve erkek işçileri işyerinde savunmasız ve saldırıya daha az dirençli hale getirdi.

Neoliberal dönem, 2008 küresel mali krizinde doruk noktasına ulaşan iflası ile karşı karşıya kaldığında, küresel işçi sınıfının toplumsal yeniden üretimi zaten ağır bir baskı altındaydı.

Şimdi, ekonomik krizin toplumsal cinsiyete dayalı şiddette bir artışa neden olduğu iyi bir şekilde belgelenmiş bir gerçektir. İngiltere’de aile içi şiddet 2010 yılında yüzde 35 arttı. İrlanda’da 2008 yılında ev içi şiddete maruz kalanlara yönelik hizmetlere erişen kadınların sayısında 2007’e kıyasla yüzde 21’lik bir artış vardı ve bu rakam 2007 oranlarına kıyasla 2009’da yüzde 43 daha fazla arttı. Amerika Birleşik Devletleri’nde, 2011 yılında yapılan özel bir araştırmaya göre, ülke çapındaki sığınakların yüzde 80’i, aile içi şiddet olaylarında üç yılda art arda artış olduğunu; bu davaların yüzde 73’ünün iş kaybı da dâhil olmak üzere “ekonomik sorunlara” bağlı olduğunu bildirdi. 2008 mali krizini kapitalist krizin bir örneği olarak kullanıyorum, ama unutmamak gerekir ki bu kriz ne ilk ne de son değil. Aslında, sosyal bilimciler, 1930’ların Batı’daki Büyük Buhran’ ın araştırma ölçütlerini sonraki ekonomik krizlerde aile içi ilişkileri anlamak için düzenli olarak kullandılar. Bu artan şiddet tablosu ev içi hizmetlerin tedariki çerçevemize nasıl uyuyor?

Ev içinde ailelerinin ihtiyaçlarını karşılayamayan kadınlar, kelimenin tam anlamıyla evden çıkıp sokakta yemek toplamaya zorlandılar. Sivil toplum örgütlerinin Dünya Bankası için yaptıkları bir araştırma, ekonomik kriz boyunca yoksul insanların “son çare olarak kadınların ve çocukların sokaklarda karton toplama gibi geçim faaliyetlerine daha fazla katılmaya başvurduklarını” belirtti. [18]

Ekonomik kriz, sadece toplumsal yeniden üretim yükünü ağırlaştırmakla kalmadı, aynı zamanda geniş çaplı iş kayıpları ve patronların yaptığı ücret kesintileri, kadınların ya birden fazla ücretli iş almak zorunda kalmaları ya da mevcut işlerinde daha kötü koşulları kabul etmeleri anlamına da geldi.

Ancak, kadınlar daha uzun saatler boyunca çalıştıklarında ve ailenin eve ekmek getireni, aile reisi olduklarında bile, kamusal alandaki kadın emeği, özel alanda yerine getirdikleri enformel ücretsiz işin izini taşımaya devam etti. Neoliberal yeniden yapılanma döneminde altmış beş milyon işin yaratıldığı ve kadınların bu işlerin yüzde 60’ını doldurduğu 1964 ile 1997 arasındaki ABD örneğini ele alalım. Peki, bunlar nasıl işlerdi? Sosyolog Susan Thistle nasıl olduklarını şöyle ifade ediyor:

Kadınlar, hizmet sektörünün düşük ücretli alt kademesinin hızlı bir şekilde yayılmasında önemli bir rol oynamıştır ve bu şekilde düşük ücretli işçi yığınlarının artmasını hem en hızlı şekilde hem de en geniş alanlarda sağlamıştır…

Ekonomistler uzun zamandır yeni bölgelerin gelişmesinin ve ücretsiz işçilerin ücretli işçilere dönüştürülmesinin büyük kârlar yaratabileceğini ve bunun da şirketleri yurtdışında fabrikalar kurmaya yönlendirebileceğini farketmişlerdi… ABD içinde de benzer bir kârlı süreç yaşandığını anlamalıyız… Piyasa, birçok ev işini ücret karşılığı mesleklere dönüştürerek mutfaklara ve yatak odalarına ulaştıkça, kâr getirme yüzdesi büyük ölçüde arttı… [19]

İş hukukuna göre düzenlenmemiş ve ondan muaf olduğu için enformel olarak adlandırılan bu sektörün gerçek dehşeti, özel alandaki ev işleri gibi, bitmek bilmemesi ve toplum içinde makul iş saatleri olarak kabul edilen saatlerin haricinde çalışılmasıdır. Neoliberal Hindistan’da en son gerçekleşen dehşet verici iki tecavüz vakası, neoliberal politikalar ile kadınlara yönelik saldırı arasındaki bağları ortaya koymaktadır.

Yaygın bir yaklaşım olarak tecavüz mağdurlarını “suçlamak”, tecavüz edenden ziyade kadını eleştirel incelemeye maruz bırakır. Hindistan’da, tecavüze uğrayan kadınlar “gece geç saatte” dışarı çıktıkları için suçlandılar ve sürüp giden bu söylemler onların acımasız kaderlerini hak ettiklerine inanmaya zorladı. 2012 yılında Delhi’de bir kadının tecavüz edilip öldürülmesi vakasında suçlanan beş erkekten üçünün savunma avukatı mahkemede “saygın” kadınlara tecavüz edilmediğini belirtti. Buna karşılık, evli olmadığı bir erkekle geceleyin dışarıda olduğu için mağduru suçlayan Manohar Lal Sharma mahkemeye yaptığı açıklamada, “saygın bir bayana tek bir olay ya da tecavüz örneği görmedim” dedi. [20]

Kamuoyunda geniş anlamda yer bulan Delhi’deki tecavüz vakaları mağdurlarının her ikisi de —Aralık 2012’de öldürülen kadın ve Dhaula Kuan’da saldırıya uğrayan kadın —-Batılı şirketlerin taşeron çağrı merkezlerinde çalışıyordu. Batıda gündüz mesai saatlerine karşılık gelen akşam mesailerinde çalıştılar. İşgücü piyasasındaki düşük maaşlı, güvencesiz konumlarına bir de kadınlar için korkunç bir devlet koruması siciline sahip şehrin sokaklarında geceleri işe gidip gelme riski eklendi. Lesotho’da kadınlar gece geç bir saatte hazır giyim fabrikalarından çıkarken tecavüze uğradılar. Fakat Bangladeş’teki hazır giyim çalışanları uzun saatler çalışıp sabah 2: 00’de eve gelmenin “özellikle de — fazla mesai delillerini saklayan — işverenleri fabrikayı akşam 6’da terk ettiklerini göstermek için mesai kartlarını işaretlediğinde” kocalarının ve erkek akrabalarının şüphelenmelerine ve tehditlerine neden olacağını bildirmişlerdi. [21]

Neoliberalizmin her zaman her yerde cariyesi haline gelen kadın cinselliği hakkındaki yaygın endişeyi nasıl okumalıyız? Bu bir anlamda, elbette, cinselliğin yaygın şekilde metalaştırılmasının sonucudur, ancak bu tür endişelerin, iş disiplini ve şiddetin daha derin mekanizmalarının ifadesi olduğunu ileri sürüyorum.

Disiplin ve Ceza Tiyatroları Olarak Serbest Üretim Bölgeleri

Neoliberalizmdeki iş disiplini korkularını tam olarak kavramak için bir an durup düşünelim ve kapitalizmi birleşik bir sosyoekonomik bütün olarak ele alma konusundaki ısrarımızı hatırlayalım. Sermayenin stratejilerinin küresel ve sistemik doğasını anlamadığımız sürece, onlara karşı direncimiz bölük pörçük ve eksik kalacaktır. Dolayısıyla, sermayenin daha az baskın göründüğü dünyanın bazı bölgelerinin, Küresel Kuzey’in gelişmiş kapitalist ekonomilerine tabi tuttuğumuz analiz endekslerinin aynısıyla incelenmesi gerekir. David McNally’nin ileri sürdüğü gibi, “geleneksel kapitalist merkezin üç ya da dört katına çıkmış olan büyük Doğu Asya ekonomilerinin neoliberal dönemi boyunca gerçekleşen olağanüstü genişlemesini görmezden gelirsek hikâyenin çoğunu kaçırırız”. [22] Bu yüzden, merkez ülkeler dışındaki ekonomiler küresel sermaye birikimi sürecinde önemli bir rol oynamaktadır. İşte bu nedenle, toplumsal cinsiyete dayalı hiçbir şiddet ve iş disiplini tanımı, çoğu zaman Küresel Güney’de yer alan neoliberal düzenin benzersiz ve özel bir ürünü olan Serbest Üretim Bölgeleri’nin (SÜB) geçmişi olmadan tamam olmaz.

Ucuz kadın emeğinin, bulunduğu ülkenin iş kanunlarından bağımsız, özel “ekonomik bölgeler” içinde kullanılması ilk olarak Güney Kore’de “ekonomik mucize” sırasında denendi. Ekonomist Alice Amsden, kadın ve erkek işgücü arasındaki ücret farkının Güney Kore’nin başarısının anahtarı olduğunu savunuyor. [23] Bu bölgeler, kapitalizmin etkisi altındaki evin hatlarını gerçekten dehşet verici şekilde taklit ediyor. Evler gibi özel alan olan bu bölgeler, toplumsal denetimden ve devlet denetiminden uzak, kadın emeğinin sağladığı ev içi hizmetlerin tedarikine dair öğeleri (kıyafetler, ayakkabılar, yiyecek üretimi, oyuncaklar) üretiyorlar ve aşırı boyutlara varmış şiddetin gizli tiyatrolarıdır.

Serbest Üretim Bölgeleri’nde (SÜB) çalışan kadınlar yaygın olarak sözlü tacize, ücretsiz fazla mesaiye, cinsel tacize, tecavüze ve fiziksel şiddete maruz kalmaktadır.  Bu işlere başvuran kadınlar, hamilelik testlerini de içeren sağlık testleri yaptırmak zorunda kaldılar, çıplak bir şekilde muayene edildiler ve “Erkek arkadaşın var mı?” ve “Ne sıklıkla seks yapıyorsun?” gibi sorulara maruz kaldılar.

Kenya’da 40.000’den fazla işçiyi istihdam eden kırktan fazla SÜB, ülke ihracatının yüzde 10’una yakınını üretiyor. Burada kadınlar ve erkekler arasındaki iş rekabeti, kadınların bir işi güvence altına almak için HIV risklerine rağmen seks yapmak zorunda kalmalarıyla sonuçlanmaktadır. Uluslararası Çalışma Hakları Fonu, işyerinde tacizle karşı karşıya kalan Kenyalı kadınların yüzde 95’inin suçu bildirmediğini ortaya koydu; SÜB’de çalışan kadınlar, bu raporda incelenen kadınların yüzde 90’ını oluşturdu. Benzer şekilde Lesoto’daki SÜB’nde çalışan kadınlar, hiçbir şey çalmadıklarından emin olmak için sıkça çıplak aramaya tabi tutulur. Buna regl olurken hijyenik pedlerini çıkarmak zorunda bırakılmaları da dahildir. Amerika Birleşik Devletleri’ne yakın bir yerde olan maquiladora* fabrikaları kadınlara karşı en korkunç şiddet biçimlerinin bazılarını sergiliyor. 1992 yılında Kuzey Amerika Serbest Ticaret Anlaşması (NAFTA) ile kurulan bu SÜB, ABD-Meksika sınırındaki Ciudad Juarez’de bulunuyor. 1993’ten bu yana, bu SÜB’ndeki 400’den fazla kadın işçi ya “ortadan kayboldu” ya da öldürüldü. Ciudad Juarez’e “Kadın Cinayetleri Başkenti” unvanı kazandıran bir durum bu. 2003 yılında 116 ülkedeki SÜB kırk üç milyon kişiyi istihdam etti. Rakamlar bugün daha yüksektir. [24]

O halde, cinselliğin ve iş gücünün yönetimi, küresel iş gücünün en hassas kesimlerini bağlayan disiplinin örgülü zincirleridir. Peki, bu yönetim işlevini kim yürütüyor? Bu karmaşık cevabın çeşitli bağlarını anlamak önemlidir. Birincisi, işçi sınıfı erkekleri bu süreçte suçsuz değildir. Kenya’daki Uluslararası Çalışma Hakları Fonu tarafından yürütülen bir çalışma, araştırma için görüşülen erkeklerin yüzde 70’inin kadın işçilerin cinsel tacize uğramasını “normal ve doğal” olarak gördüğünü tespit etti. [25] Maria Fernandez-Kelly maquiladora işçilerine dair yaptığı çığır açan araştırmasında, Juarez’deki kadın cinselliği konusundaki yaygın endişeyi ciddiye almaktadır ve bu ahlaki paniği kadınların kamusal alandaki artan görünürlüğüne bağlamaktadır. Fernandez-Kelly’e göre, ücretli iş gücü kadınlara belirli bir derecede ekonomik bağımsızlık sağladığından, bu fabrika işleri “geleneksel” erkek tahakküm biçimlerine bir tehdit olarak kabul ediliyor. Bu toplumsal kontrol kaybı ihtimalinin doğurduğu korkular, artan hafifmeşrep kadın söylemi ile  “çarpıtılmış bir şekilde de olsa belirginleşir”. [26]  Bir sonraki bölümde bu dikkate değer “gelenek” kavramının ayrıntılarına inme fırsatımız olacak.

İşçi sınıfı erkeklerinin, işçi sınıfı kadınlarının zamanları ve cinselliği üzerinde bazı kontrolleri olduğu doğru olsa da işçi sınıfı erkekleri kapitalizm tarafından belirlenen kurallara göre oynuyorlar. Hester Eisenstein’ın gösterdiği gibi, düşük ücretli işgücü bölgelerinde, kadınlar “kadın ücreti” alır, ancak erkekler “erkek ücreti” almaz. [27] 2003’te Business Week, Domino’s ve Pizza Hut için teslimat sürücüsü olarak çalışan Michael A. McLimans vakasını haber yaptı. Karısı otel resepsiyonistidir. Birlikte “yılda yaklaşık 40.000 dolar kazanırlar- bu para Michael’ın usta bir çelik işçisi olan babası David I. McLimans’ın 60.000 dolarlık kazancından bayağı uzaktır.” [28]

Leslie Salzinger’in maquiladora iş gücü üzerine yaptığı çalışması, bu tür bir dişileşmenin neoliberal sermaye için en iyi iş gücü yönetimi stratejilerinden biri olduğu konusunda mükemmel ve doğru bir açıklama sunar. Salzinger, “mecazen üretken dişilik” olarak adlandırdığı şeyin yaygınlığını açıklamaya koyulur. —  Öyle ki; “ ‘ uysal ve marifetli’ kadın işçi simgesi” hem bu şekilde tercih edilen hem de öyle olması beklenen serbest üretim bölgesi işçisinin somut ifadesidir. Salzinger, mecazen üretken dişiliğin yarattığı sıkıntının Meksika’nın maquiladorasının cinsiyetçi doğasını uygun bir şekilde tanımlayabiliyorken, maquilaların** erkekleri her zaman büyük bir azınlık olarak istihdam ettiğini gösteriyor. Bu durum şunu ileri sürmesine yol açıyor: Üretken dişilik aslında işçinin cinsiyeti ile ilgili değildir, ancak “maquila sınıfı” bir emek havuzu oluşturmak amacıyla, hem kadın hem de erkek bedenlerini farklı şekillerde ağır bir disiplin altına alma sürecidir.” [29]

İşçi sınıfı erkekleri “kadınların işine” daha düşük ücreti ve kadın işçilerle dayanışmamayı tercih ediyorsa, o zaman tüm erkekleri sessizlik ve tahakküm anlaşmasında birleştiren şey patriyarka mıdır? Tüm erkeklerin kardeşliği denilen bir şeyden söz edebilir miyiz? Bir sonraki bölüm, toplumsal cinsiyete dayalı şiddetin çoğu gerekçesinin altında yatan “namus” ve “gelenek” sorununu tekrar gözden geçirerek bu soruları cevaplamayı amaçlamaktadır.

Gelenek İcat Etme

Nil vadisinde küçük bir balıkçı köyü olan Borg Meghezel’den Mısırlı bir adam Dünya Bankası’na verdiği röportajda, kadına yönelik şiddet hakkında materyalist bir açıklama yaptı: “Gelirdeki yetersizlik, kadın-erkek ilişkisini etkileyen şeydir. Bazen sabah beş pound isteyerek beni uyandırır ve eğer param yoksa canım sıkılır ve evden çıkarım. Ve eve geri döndüğümde, tartışmaya başlarız.” [30] Söylemeye gerek yok, Nil Vadisi’nin özellikle bu bölgesi, Dünya Bankası’nın bu bölgeye müdahalesinden beri akut bir su krizi ile mücadele ediyor.Ganalı bir erkek, problemi daha da net bir şekilde değerlendiriyordu: “ Bu toplumdaki çoğu erkeğin eşlerini dövmesinin sebebi işsizlik ve yoksulluktur. Onlara bakacak paramız yok.” [31]

Bu sade ve doğrudan açıklamalarda, asıl şiddet anıyla karşı karşıya kalıyoruz ve hala bir dizi soru ile kaldığımızı görüyoruz. Şimdiye kadar bu tür şiddet olaylarından, ev ve geçim temelli toplulukların nasıl sistematik olarak kaynaksız ve yoksun bırakıldığını konuştuk. Bu kesinlikle olası şiddet koşullarını sağlasa da, hala bu şiddetin failleri için tarihi gerekçeyi nasıl açıklayacağız sorusuyla kalıyoruz. İşçi sınıfı erkek kovulduktan sonra eve gelir, sıcak bir yemek yerine tahliye emri bulur ve bu nedenle eşini dövmeye yeltenir demek yeterli değildir. Çünkü böyle bir resim, mevcut kriz boyunca pek çok durumda kesinlikle böyle olsa da daha birçok konuyu gündeme getirir. Mesela, bir işten kovulmak kesinlikle erkeklere özgü olmadığına ve gerçekte ekonomik durgunluk sırasında erkeklerden daha fazla kadın işini kaybettiğine göre, işçi sınıfı kadını neden eve gelip kocasını dövmüyor?

Toplumsal cinsiyete dayalı şiddetin neden meydana geldiğine dair gerçek mantıklı sebepler yoktur ve yine de insanlar olarak bizim, bu davranışı asgari derecede pişmanlık dolu ama anlamlı bir eylem biçimi olarak en azından kendimiz için makul bir hale getirmek zorundayızdır.  Kapitalist ideoloji, bu gibi şiddet içeren eylemlere iki temel yolla anlam sağlamaya çabalar:

Birincisi, aile içindeki cinsiyetçi iş bölümüne dair köklü cinsiyetçi düşünceden geçiyor. Hanelerin büyük çoğunluğunda, hem erkeklerin hem de kadınların geçinebilmek için ev dışında çalışmak zorunda olmalarına rağmen, evle ilgilenecek olanın kadınlar olduğuna dair cinsiyetçi bir beklenti var. Bunun nedenleri çok çeşitlidir ve Marksistler tarafından yaratıcı bir şekilde tartışılmıştır. Bizim niyetimiz doğrultusunda, cinsiyetçiliğin bu özel yönüne göre, ev içinde ailenin ihtiyaçlarından sorumlu olması beklenenin kadınlar olduğu ve dolayısıyla ihtiyaçları tedarik etmede herhangi bir eksiklikten de onların sorumlu olduğunu belirtmek önemlidir.

İkincisi, mevcut cinsiyetçi fikirler, geleneklere başvurarak kendilerini meşrulaştırmaya çalışır. Bazı açılardan bu eski bir kapitalist numaradır. 1852 gibi erken bir tarihte, Karl Marx burjuvazinin bir şeyi haklı göstermek istediği zaman ne yaptığına dikkat çekmiştir:

[Burjuvazi] korku içinde geçmişin ruhlarını yardıma çağırır, dünya tarihinin yeni sahnesini eski oldukları için saygı duyulan giysilerle ve devralınan bir dille oynamak üzere, onların adlarını, savaş sloganlarını ve kostümlerini ödünç alırlar. Luther işte bu şekilde kendisini Havari Pavlus olarak maskeledi, 1789- 1814 Devrimi dönüşümlü olarak Roma Cumhuriyeti ve Roma İmparatorluğu kılıklarına büründü… [32]

Marx’ın dediği gibi “ödünç alınan dil/devralınan dil” ayrıca oldukça belirgin bir biçimde kullanılıyor. Çoğunlukla sınıfsal bölünmeleri reddeden ve Benedict Anderson’ın “derin bir yatay yoldaşlık” dediği şeyi vurgulayan ideolojiler kılığında ortaya çıkıyorç [33] Örneğin, uluslar sınıfsal bölünmelerden arındırılmış olarak tasarlanır ve dini topluluklar da sınıfı hesaba katmadan tüm üyelerin tahminen benzer çıkarlara sahip olduğu homojen müşterekler olarak tasvir edilir. Benzer şekilde cinsiyetçilik söz konusu olduğunda, bu tür fikirler, tüm erkeklerin ortak bir kardeşliğinin (muhtemelen tüm kadınların ortak bir kardeşliğine karşı) varsayımı altında ve asıl var olan mevcut sınıfsal bölünmeleri ve erkekler arasındaki sömürüyü gizleyerek tasarlanır. Hayali bir erkek topluluğuna duyulan ilgi, kadına yönelik şiddeti nasıl haklı çıkarır? İnsanların namus cinayetlerinin kadın düşmanı/mizojinist şiddetini haklı çıkarmak için gelenek ve soya gösterdikleri ilgiyi düşünün.

Aile üyelerinin, ailenin namusunu kirlettiği düşünülen kadınları öldürdüğü namus cinayetleri uygulaması, emperyalizme büyük bir destek veriyor. Irkçılar, namus cinayetlerini tüm Müslümanların doğal geri kalmışlığının bir kanıtı olarak kullanabilir. Siyonist bir haber kaynağı geçenlerde önde gelen serbest kürsü yazılarından birine şu başlığı verdi, “Hadi Kabul Edelim: Batı’da Namus Cinayeti Müslümanlar Tarafından İşlenir”. [34]  Benzer şekilde bu tür şiddet olayları, kadın özgürlüğü adına Orta Doğu’daki emperyalist Batı müdahalesinin gerekçesi olarak kullanılıyor.

Peki, namus cinayetlerini, çoğu zaman beyaz olmayan ve Küresel Güney’deki belirli ülkelerle bazı tarihi bağlara sahip ailelerde işlendiklerini inkâr edilemez bir şekilde doğru olduğunu göz ardı etmeyerek, nasıl açıklayabiliriz?

İranlı ve Kürt Kadın Hakları Örgütü’ne (IKWRO) göre, 2010 yılında İngiltere’de 2800’den fazla namus cinayeti yaşandığı bildirildi. Polis raporlarından elde edilen kanıtlar 2009’dan bu yana yüzde 47’lik bir artış olduğunu gösteriyor.

The Guardian’da gazeteci olan Fareena Alam, bu tür cinayetler için üzücü fakat materyalist bir analiz sunuyor. 2004’teki yazısında haklı olarak şunu ileri sürer: (1) “Namus cinayetleri bir Müslüman problemi değildir.”; ve (2) “Namus cinayetlerinin dindarlıkla ilişkisi yoktur.” [35] Buna karşılık Alam, “benim ailem de dâhil olmak üzere [diyerek] çoğu göçmen ailenin ‘memleket’te olan akrabalarıyla nasıl yakından bir ilişki içerisinde olduğunu” gösteriyor. Bu, “düşman bir toplum karşısında güvenlik ağı sunan” zenginleştirici bir bağlantı. Fakat Alam, bu tür ağlar konusunda gözleri dolu dolu olmaktan çok uzak:

[B]u ağlar sıklıkla cinsiyetçi, boğucu derecede muhalif ve her ne pahasına olursa olsun sadakat talep ediyor…  Genç erkeklerin nispeten denetimsiz bir kamusal yaşam sürdürmelerine izin verilmektedir – sosyalleşme, içki içme ve çapkınlık gibi. Sosyal statü ve yukarı doğru bir hareketlilikle yakından bağlantılı olan namus korumak kadına düşüyor. Sadece aile çevresi dışındaki bir erkekle birlikte görülmek gibi uygunsuzluk iddiası, bir kadının ve dolayısıyla ailesinin itibarını zedeleyebilir… Namus cinayeti ne basit bir toplumsal cinsiyet meselesi ne de bireysel bir sapkınlıktır. Göçmen ailelerin yabancılaştırıcı bir kentleşmeyle nasıl başa çıkmaya çalıştıklarının belirtisidir. “Memleket” olan köylerde, bir erkeğin hâkimiyet alanı büyük bir destekleme sistemiyle daha da genişti. . . .Hâkimiyeti tekrar ele geçirme yönündeki başarısız çabalar- birinin akrabasını öldürmeye itecek öfkeyi yaratmaya yetecek kadar- yıkıcı olabilir. [36]

Bizim niyetimiz doğrultusunda, Alam’ın şiddet tetikleyici olarak algılanan erkeğin hâkimiyet kaybı konusundaki argümanı önemlidir. Namus cinayetleri şiddetin aşırı örnekleri olsa da toplumsal cinsiyete dayalı çok sayıda şiddet olayı “geleneksel” erkek otorite veya hâkimiyet kaybı adına yaşanıyor gibi görünmektedir.

2012 yılında British Medical Journal’da yayınlanan bir araştırma, finansal krizin işsizliği artırması ve gelirleri düşürmesinden dolayı Avrupa’daki intihar oranlarının 2007’den 2009’a kadar keskin bir şekilde yükseldiğini ortaya koydu. Yunanistan ve İrlanda gibi ciddi ekonomik gerilemeden en çok sarsılan ülkeler, intiharlarda en çarpıcı artışları gördü. Birleşik Krallık’ta, erkeklerin intihar etmeye kadınlardan üç kat daha fazla meyilli olduğu bulundu. Bu da çalışmanın sonucunda şunu ortaya koydu: “Erkeklerin çoğunun kimliği ve amaç duygusu, bir işe sahip olmayla bağlantılıdır. Bu onlara gelir, statü ve önem sağlar…” [37] 2011’de, Time dergisi ekonomik durgunluğun erkekler için ‘geleneksel’ rollerin kaybına neden olduğu ve erkek depresyonunda bir artışa yol açtığı görüşünü yineledi: “Erkeklerin asıl eve ekmek getiren rolünü kültürel olarak üstlenmelerinin depresyon riski için önemli bir faktör olması, genellikle aileyi geçindiren rolleriyle bağlantılıdır.” [38]

Buradaki etkin kelime “kültürel olarak üstlenme” dir. Tüm bu raporlar ve çalışmalar, ailede erkeklerin her zaman asıl eve ekmek getirenler olmasalar da aslında bunun kendi gerçek rolleri olduğuna inandıklarını ya da beklediklerini göstermektedir.

Amerika Birleşik Devletleri’ndeki gerçeklik, sanayileşmiş dünyanın geri kalanında olduğu gibi, giderek artan bir şekilde şu şekildedir: Hem erkekler hem de kadınlar bir evi geçindirmek için çalışmaktalar (ücretli emek) ve hem erkekler hem de kadınlar eve ve çocuklara bakmak için evde çalışmaktalar (ücretsiz emek).

ABD’de istihdam konusundaki en son araştırmalar ailelerin yüzde 40’ında kadınların aileyi geçindirenler olduğunu gösteriyor – bunların büyük çoğunluğu bekar anneler ve beyaz olmayan kadınlar. Bu mevcut gerçeğe, 1965–2003 dönemi arasındaki yirmi sanayileşmiş ülkeden, erkeklerin aile işlerine nisbi katkısında ülke çapında genel bir artış olduğunu gösteren verileri ekleyebiliriz.

Aynısı, evde yardım eden erkekler / babalar için de geçerlidir. Sosyolog Francine Deutsch, işçi sınıfı babaların yönetici meslektaşlarından daha fazla çocuk bakımı yaptığını belirtti. [39] 2011 yılında Fortune 500 şirketlerinde beyaz yakalı işlerde çalışan 963 babayla yapılan bir araştırmaya göre, babaların yüzde 53’ü, aileleri eşinin maaşıyla geçinebilseydi, evde kalmayı düşüneceklerini söyledi. [40] Toplumun çoğunluğunda insanlar ailelerini terk eden beyaz olmayan erkekleri kınarken, Amerikan Psikologlar Derneği ve Ulusal Çocuk Sağlığı ve İnsani Gelişme Enstitüsü’nün araştırması tüm bu ırkçı mitolojinin aksini kanıtlar:

Meslekleri ve eğitimi olan düşük gelirli, azınlık ve geçici olarak ikame eden babaların çocuklarıyla daha fazla ilgilenmeleri muhtemeldir

… Afrikalı Amerikan erkeklerin, bebekleri için fiziksel bakım, besleme ve yemek hazırlama olasılığı beyaz veya İspanyol babalardan daha yüksektir.

Bazı etnografik veriler, baba tarafından sağlanan önemli miktarlarda finansal desteğin (hem nakit hem de ayni yardım) resmi sistemlerde rapor edilmemiş olabileceğini ortaya koymaktadır. [41]

Bu gerçekten garip bir durum. Çoğu erkeğin maddi gerçeği, ailelerde her iki partnerin giderek daha düşük ücretle ve daha uzun saatler çalışmış olmasına rağmen, cinsiyet beklentileri hala evde yemek yapan ve erkek eşin işten eve geri dönmesini bekleyen efsanevi bir mutlu kadın modeline dayanıyor gibi görünmektedir. Kadınların büyük çoğunluğu Wal-Mart ve Starbucks gibi maquiladoralarda çalışıyorsa ya da zenginler için temizlik yapıyorsa, bu sahte kadınlık kalıpları kuran hayaller kimindir? Bu sahte kalıbı yakından incelemeliyiz. Çünkü bu kalıbın kökeninin izini sürdükçe, toplumsal cinsiyete dayalı şiddetin gerekçesinin nasıl maddi gerçekliğin ve cinsiyet hakkındaki ideolojik beklentilerin bir birleşiminden kaynaklandığını anlamaya başlayabiliriz.

Hukuk uzmanı Joan C. Williams, Amerika’da sınıf ve cinsiyet arasındaki ilişki üzerine yaptığı son çalışmasında işçi sınıfı erkekliği hakkında önemli bir gözlem yapar. Williams’a göre cinsiyet, “işçi sınıfı erkeklerinin eve ekmek getiren rolünü yerine getirmelerine engel olup giderek artan acziyetlerinden kaynaklı yetersizlik duygusu” şeklinde yansıyan “önemli bir ‘sınıfın gizli yarası’”olarak işlev görür. [42] Williams’ın bu algılanan yetersizliğin sınıf açısından nasıl sergilendiğine dair açıklaması, tamamen alıntı yapılmayı hak ediyor:

II.Dünya Savaşı’ndan sonra iki kısa nesil için, özel alan ideali demokratikleştirildi, ancak bugün eve ekmek getiren idealine ulaşma yeteneği bir kez daha sınıf ayrıcalığına bağlandı.

…Eve ekmek getiren ev kadınlarının olduğu aileler, 1780’lerden bu yana orta sınıf statüsünü işaret ettiğinden dolayı, bu rollerin başarılı bir şekilde oynanması, işçi sınıfı aileleri için çok önemli görülüyor… Kısacası, geleneksel toplumsal cinsiyet gösterisi, bir sınıf oyunudur. [43]

Williams’ın “eve ekmek getiren- ev kadını” geleneksel toplumsal cinsiyet modelinin, işçi sınıfı için olanaksız olmaya başladığını ifade ettiği tarihsel takvim, Davidson’un neoliberal sistemin başlangıcı için ortaya koyduğu tarihsel takvime tam olarak uyuyor. Geleneksel, eve ekmek getiren ev kadını rolü ve ondan gelen toplumsal cinsiyetli beklentiler, o zaman, en başta asla işçi sınıfı geleneği değildi, fakat işçi sınıfına sermaye tarafından borç verildi. Bu modelin gücü tam olarak (a) tüm erkeklerin evrensel bir kardeşliğini teşhir ederek var olan gerçek sınıfsal farklılıkları silme ve (b) gerek görüldüğü takdirde, her zaman gerçekte başarısız olacak olan, hem erkek hem de kadınlara gerçekçi olmayan cinsiyet beklentileri uygulayarak, işçi sınıfını cinsiyet sınırlarıyla bölme yeteneğinde yatıyor.

Şimdi sahte kalıp tasvirimize bir kere daha bakalım. Örnek kadın eş ve onun örnek ailesi, ister New York’ta ister Yeni Delhi’de mükemmel bir akşam yemeği kazansın, aslında bir sınıf savaşçısıdır. Onun ideal ailesi, erkeklerin her zaman erkek olacağı, işçi sendikalarının her zaman duyulmayacağı ve kölelerin ya da alt sınıfların her zaman eve pamuk getireceği sermayenin görkemli günlerinin sonsuz amberinde saklı kalır.

Direniş Güçleri

Mevcut sermaye krizinde cinsiyet, sınıfın fay hatlarını gizlemek için kullanılan önemli bir ideolojik silahtır. Toplumsal statüye sahip kişilerin olduğu tecavüz davalarındaki artış, üreme ve LGBTQ haklarına saldıran pek çok yasa, erkekler tarafından cinsel hayatlarını yaşayan kadınlara yöneltilen fahişelik eleştirisi ve mağduru suçlamak, kadınlığı yeniden düzenlemenin ve mitsel bir eve ekmek getiren-ev kadını ailesinin yeniden çağrılmasının ve böylece gerçekçi olmayan toplumsal cinsiyet beklentilerine denge ve işçi sınıfı erkekleri ve kadınları için kalıplar sağlamanın çeşitli yollarıdır.

Kapitalizmin aile değerleri ile nasıl savaşırız? Sonuç olarak, Marksizmi dünyamıza uygulamanın yeni yollarını canlandırmaya çalışırken karşılaştığımız zorluklara işaret etmek faydalı olacaktır.

Mevcut dönemde devrimciler olarak karşılaştığımız birbiriyle ilişkili üç ana zorluk var: (1) kapitalizmin kesin doğasını bir üretim sistemi olarak anlamak; (2) sistemin devrimci dönüşümü konusunu tanımlamak ve (3) bu dönüşüm sürecinin doğasını saptamak – nasıl başlar, alanları nelerdir, vb. Bu üç sorunun cevabı, günümüz dünyasında cinsiyetin kaderini değiştirip değiştiremeyeceğimizi ve nasıl değiştirebileceğimizi belirlemeye yardımcı olur.

Sermaye birikimini düzenlemenin yeni bir yolu olarak neoliberalizm bir süredir devam ediyor olabilir. Ancak, yenilikçiliğinin kapsamını ve sınırlarını nitelemek önemlidir. Bu yeni sermaye grubunun bizim için oluşturduğu çeşitli yeni ekonomik düzenlemeler ve sosyal ilişki biçimlerini tartışırken, var olan sürekliliği vurgulamak da aynı derecede önemlidir. Neoliberalizm ekonomisi, ulusal ifadelerinde çeşitlilik göstermesine rağmen, kapitalizmin yeni bir türünün habercisi değildir. Bundan ziyade, kapitalizmin doğasında var olan kârlılık krizinin üstesinden gelmek için zamanla egemen sınıflar tarafından başlangıçta denenmiş ve daha sonra sistematik hale getirilmiş olan bir dizi heterojen çabaların habercisidir. Başka bir deyişle, bazı bilim insanlarının önerdiğinin aksine, bu yeni bir kapitalizm biçimi değil, kapitalizmin toparlanmaya ve karlarını korumaya çalıştığı yeni bir biçimdir.  Bu, klasik Marksizmin bir sistem olarak kapitalizm hakkında sahip olduğu temel anlayışların hâlâ geçerli olduğu anlamına gelir. İşçi sınıfının öz-faaliyetiyle onunla nasıl mücadele edileceğine ilişkin yargılarının da geçerli olduğu gibi.

Bu yazı boyunca gördüğümüz gibi, neoliberalizmin zaferinin anahtarı her zaman olduğu ve bugünde devam ettiği gibi küresel işçi sınıfına yönelik başarılı ve fazlasıyla cinsiyetçi bir saldırıdır. Sonuçta, en çarpıcı örnekleri ABD’deki (1981) hava trafik kontrolörleri, Hindistan’daki değirmen işçileri (1982) ve İngiltere’deki madenciler (1984-1985) gibi bizim açımızdan bir dizi başarısızlığa dayanan bir düzendir. [44]

İşçi sınıfı örgütlenmesinin ve mücadele aracının asıl ve çoğunlukla tek ifadesi olan sendikalar, neoliberalizmin saldırıları için ana hedef olmaya devam ediyor. Ancak işçilerin uzun başarısızlık geçmişi ve nispeten az sayıda başarılı karşı hücumları, bazı bilim insanlarını değişimin temsilcisi olarak işçi sınıfının merkeziliğini sorgulamaya ve işçilerin hala sistemi durdurma ve yeni bir dünya inşa etme kapasitesine sahip olup olmadığından şüphe etmeye sevk etti. Bunun yerine, birçoğu en ünlüsü Michael Hardt ve Anthony Negri’nin “çokluk” kavramı gibi olan daha amorf ortaklaşmalara önem verdi. [45]

Bu arada, Arap Baharı ve Amerika Birleşik Devletleri’ndeki İşgal Hareketi, bu kez mücadele meydanına klasik Marksizmin geçerliliği ile ilgili bir başka soru daha ortaya attı.

İspanya, Tahrir, Zucotti ve en son Gezi Parkı’nda halka açık alanların işgalleri, son yıllardaki mücadelenin daha militan ve kitlesel ifadelerinden biri olduğundan, çoğu kişinin üretim noktasında işçi grevlerinden veya işi kesintiye uğratmaktan ziyade, isyancı kentsel hareketlerin bu politik biçiminde, kapitalizmin devrilmesine giden yeni, muhtemelen daha iyi bir yol görmeleri normaldir. [46]

Devrimci Marksizmin görevi, bir falcının görevinden farklı olarak, bir sonraki mücadele raundunun nerede gerçekleşeceğini tahmin etmek değildir. Sistem içerisinden hangi özel mücadelenin genel bir biçim alacağını da tahmin edemez.

Thatcher’ın Britanya’sında olması en çok beklenen mücadele, ayrıca üretim noktasında da meydana gelen, madencilerin greviydi. Ancak madencilerin mücadelesi başarısızlıkla bitse de, üretim noktasında olmayan ve pek olası gözükmeyen bir mücadele (oy kullanma vergisi ayaklanmaları) Thatcher rejimi üzerinde çok daha büyük bir etkiye sahip oldu. Toplumsal yeniden üretim çerçevesinin gücü, kapitalizmi üretim ve yeniden üretimin mekânsal olarak ayrılabileceği ancak gerçekte organik olarak yapışık olduğu üniter bir sistem olarak anlama yeteneğinde yatmaktadır. Miriam Glucksman’ın belirttiği gibi, “her bir kutbu kendi başına analiz etme ihtiyacı, her birinin farklılığının yalnızca birbirleriyle ve her ikisini içeren genel yapıyla ilgili bir şekilde tam olarak anlaşılabileceği gerçeğine gölge düşürmez.” [47]

Neoliberal düzene karşı direniş araçlarımızı- ister işçi sendikaları olsun isterse de devrimci Marksist örgütler olsun – yeniden inşa etmeyi ve güçlendirmeyi ararken, üretim ile yeniden üretim arasındaki bu uyumu göz önünde bulundurmalıyız. Chicago Öğretmenler Birliği’nin (CTU) sosyal adalet sendikacılığı modeli, bu görüşü pratikte uygulamaya çalıştığı için tam anlamıyla ilham vericidir ve yinelemeye değer. CTU grevi, yalnızca CTU üyelerinin daha iyi çalışma koşulları için bir mücadele değildi. Grev, işyeri dışındaki -ırkçı okulu kapatma politikası, öğrencilerin ve ailelerinin ekonomik durumu, şehir tarihi gibi- daha geniş meseleleri, işyerinde öğretmenler için ücretler ve sosyal haklar gibi meselelerle ilişkilendirerek yapıldı. [48]

Tecavüz krizi için verdiğimiz mücadele evlerimizin yakınında konumlanıyor. Bu nedenle bu mücadele, ev içi hizmetlerin tedarikini kolaylaştıracak kamu hizmetlerini savunmamızdan veya daha iyi ücretler ve üreme adaleti için mücadelemizden ayrı olamaz. Ancak, cinsiyet adaleti için son zafer, kâr elde etmek için emeğimizi alan sermayenin asıl zorbalığına karşı isyan ettiğimizde kazanılacaktır. Bu savaş toplumun herhangi bir yerinde kıvılcımlanabilir. Fakat üretim noktasında, iş yerlerimizde ve önceki mücadelelerimizin bağlarını birleştirerek ünlü sıçramayı yapacağımız “tarihin açık hava” barikatlarında kazanılması gerekecektir. [49]

*Meksika Serbest Ticaret Bölgeleri

** Meksika’da Serbest Ticaret Bölgesinde yapılan imalat

 

Dipnotlar

[1] Snehal Shingavi’ye, Ashley Smith’e ve Bill V. Mullen’e, bu makalenin ilk taslağına yaptıkları yorumları için teşekkür ederim.

[2] Nancy Fraser,Fortunes of Feminism (London: Verso, 2013), 218.

[3] A.g.y.

[4] Neil Davidson, “The Neoliberal Era in Britain: Historical Developments and Current Perspectives,”International Socialism 139, July 2013.

[5] A.g.y.

[6] Davidson’dan alıntı yapılmıştır.

[7] Meg Luxton, “Feminist Political Economy in Canada and the Politics of Social Reproduction,” in Kate Bezanson, Meg Luxton eds,Social Reproduction: Feminist Political Economy Challenges Neo-Liberalism(Toronto: McGill-Queens University Press, 2006), 36.

[8] Lise Vogel, “Domestic Labor Revisited,”Science and Society, Vol. 64, no. 2, Summer 2000, 156.

[9] Luxton, 37.

[10] Davidson.

[11] Sarah Boseley, “One in Three Women Suffers Violence, Global Study Finds,”Guardian (UK), June 20, 2013.

[12] Sadie Robinson, “What Causes Rape?”Socialist Worker [UK], June 7, 2011.

[13] Tartışmamızda bana bu konuyu az ve öz bir şekilde anlattığı için Phil Gasper ve Colin Barker’a minnettarım.

[14] Vivian M. Larkin’in katkıları ile Claire M. Renzetti, “Economic Stress and Domestic Violence,” Report from the National Resource Center on Domestic Violence, 2011.

[15] Stephanie Armour, “Foreclosures Take an Emotional Toll on Many Homeowners,”USA Today, May 16, 2008.

[16] Christina Hoag, “6 Die in Family Murder-Suicide in Los Angeles,”USA Today, October 7, 2008. The New York Times reported the story with the apt title “Man Kills His Family and Himself Over Market.” See Rebecca Cathcart, “Man Kills His Family and Himself Over Market,” New York Times, October 7, 2008.

[17] Kate Bezanson and Meg Luxton, eds., Social Reproduction: Feminist Political Economy Challenges Neo-Liberalism (Toronto: McGill-Queen’s University Press, 2006), 5.

[18] 2003 World Bank Report cited in Marianne Fay, Lorena Cohan, and Karla McEvoy, “Public Social Safety Nets and the Urban Poor,” in Marianne Fay ed.,The Urban Poor in Latin America (Washington D.C.: The World Bank, 2005), 244.

[19] Susan Thistle,From Marriage to the Market: The Transformation of Women’s Lives and Work (Berkeley: University of California Press, 2006), 110, 112.

[20] Andrew MacAskil, “Delhi Rape Victims Are to Blame, Defendants’ Lawyer Says,”Bloomberg News, January 10, 2013. Ayrıca benim bu olaya dair çalışmam için bkz, Socialist Worker [US], January 10, 2013.

[21] Kate Raworth,Trading Away Our Rights: Women Working in Global Supply Chains (Oxford: Oxfam Publishing, 2004), 28.

[22] David McNally,Global Slump: the Economics and Politics of Crisis and Resistance (Oakland: PM Press, 2011), 37.

[23] Alice H. Amsden,Asia’s Next Giant: South Korea and Late Industrialization (New York: Oxford University Press, 1989), 204.

[24] Daha fazla detay için, bkz. Jacqui True,The Political Economy of Violence Against Women (New York: Oxford University Press, 2012).

[25] Regina G. M. Karega,Violence Against Women in the Workplace in Kenya: Assessment of Workplace Sexual Harassment in the Commercial, Agriculture and Textile Manufacturing Sectors in Kenya, International Labor Rights Fund, 2002.

[26] Maria Patricia Fernandez-Kelly,For We Are Sold, I and My People: Women and Industry in Mexico’s Frontier (Albany: State University of New York Press, 1983), 141.

[27] Hester Eisenstein, Feminism Seduced: How Global Elites Use Women’s Labor and Ideas to Exploit the World(Boulder, London: Paradigm, Publishers, 2009), 151.

[28] “Waking Up From The American Dream,”Business Week, November 30, 2003.

[29] Leslie Salzinger,Genders in Production: Making Workers in Mexico’s Global Factories (Berkeley: University of California Press, 2003), 10.

[30] Deepa Narayan et al.,Voices of the Poor Crying Out for Change, Published by Oxford University Press for the World Bank (New York: Oxford University Press, 2000), 110.

[31] A.g.y. 123.

[32] Marx and Engels Selected Works in One Volume(London: Lawrence and Wishart, 1968), 96.

[33] Benedict Anderson,Imagined Communities: Reflections on the Origin and Spread of Nationalism (London and New York: Verso, 2006), 50.

[34] “Let’s Admit It: Honor Killings in the West is by Muslims,” op-ed,Israel National News, February 3, 2012.

[35] Fareena Alam, “Take the Honor out of Killing,”Guardian (UK), July 6, 2004.

[36] A.g.y.

[37] Kate Kelland, “Study links British recession to 1,000 suicides,” Reuters, August 15, 2012.

[38] Alice Park, “Why the Recession May Trigger More Depression Among Men”Time Magazine, March 1, 2011.

[39] Francine Deutsch,Halving It All: How Equally Shared Parenting Works (Cambridge, MA: Harvard University Press, 1999), 180–94.

[40] Harrington, F. Van Deusen, and B. Humberd,The New Dad: Caring, Committed and Conflicted (Chestnut Hill: MS: Boston College Center for Work and Family, 2011).

[41] “The Changing Role of the Modern Day Father,” Report of the American Psychological Association, 2012.

[42] Joan C. Williams,Reshaping the Work-Family Debate: Why Men and Class Matter (Cambridge, MA: Harvard University Press, 2010), 59, 158.

[43] A.g.y.

[44] ABD’de neoliberal ekonomik politikaları tanıtan Paul Volcker, “[Reagan] yönetiminin enflasyonla mücadeleye yardım etmedeki en önemli tek eylemi hava trafik kontrolörleri grevini bozguna uğratmaktı” derken, sendikanın gücünü kırmak ile neoliberalizm arasındaki bağlantıyı açıkça ortaya koydu. McNally’den alıntı yapılmıştır, 35.

[45] Hardt ve Negri eleştirisi için, bkz. Tom Lewis, “Empire Strikes Out,”International Socialist Review 24, 2002.

[46] David Harvey belki de “mülksüzleştirmeye” karşı olan bu hareketlerin en yaratıcı ve coşkulu analizine sahiptir. Özellikle son çalışmasına bkz.Rebel Cities: From the Right to the City to the Urban Revolution(London: Verso, 2013). Harvey’in çalışmasına sempatik bir eleştiri için, WeAreMany.org.’ta Geoff Bailey’in “Accumulation by Dispossession,” isimli ses kaydını dinleyiniz.

[47] Miriam Glucksman,Women Assemble: Women Workers and the New Industries in Inter-War Britain (London: Routledge, 1990), 258.

[48] Detaylar için, bkz. Lee Sustar,Striking Back in Chicago: How Teachers Took on City Hall and Pushed Back Education “Reform.” Forthcoming from Haymarket Books.

[49] Walter Benjamin, “Theses on the Philosophy of History,” inIlluminations: Essays and Reflections (New York: Schocken Books, 1969), 261.

Bu yazı, İrem Kayıkçı tarafından isreview.org (International Socialist Review) sitesinden Türkçeye El Yazmaları için çevrilmiştir. (Yazının orijinali için: https://isreview.org/issue/91/explaining-gender-violence-neoliberal-era)

Kaynak: https://elyazmalari.com/2019/12/04/neoliberal-donemde-toplumsal-cinsiyete-dayali-siddeti-aciklamak-tithi-bhattacharya/