Nick Dyer-Witheford ile söyleşi: Marx, Kapitalizm ve Teknoloji

Nick Dyer-Witheford (Kaynak: rosalux.de)

Çeviri: Pınar Uluer

Timo Daum’un Mayıs 2018’de Nick Dyer-Witheford ile yaptığı röportajı sunuyoruz.

Nick Dyer-Witheford, Western Ontario Üniversitesi’nin Bilgi ve Medya Çalışmaları Fakültesi’nde Doçent olarak çalışmaktadır. 1999’da bilgi çağı kapitalizmi konusunda etkileyici bir inceleme sunduğu “Cyber-Marx: Cycles and Circuits of Struggle in High-Technology Capitalism [Siber-Marx: Yüksek Teknoloji Çağında Sınıf Mücadelesi (Aykırı Yayınları, 2004)]” kitabını yayınlamıştır. 2015’te yayınladığı “Cyber-Proletariat: Global Labour in the Digital Vortex [Siber-Proletarya: Dijital Girdapta Küresel Emek]” kitabında ise Dyer-Witheford teknolojinin varlıklı elitler ve güvencesiz çalışan işçiler arasındaki kutuplaşmanın büyümesini ne derece kolaylaştırdığını gözler önüne sermiştir. Bu söyleşi, internet, medya ve dijital ekonomi üzerine çalışan bir üniversite profesörü olan Timo Daum tarafından yürütülmüştür, kendisi aynı zamanda “Das Auto im digitalen Kapitalismus” kitabının yazarıdır.

Önceleri kapitalist yönetim, işçilerin kendisi ile iş arasında bir ayrım oluşturmak için teknolojiyi kullanıyordu. Bir taraftan bu durum hala geçerliliğini koruyor; örnek vermek gerekirse, günümüzdeki Uber şoförlerinin durumu… Öbür taraftan ise, dijital toplumun kullanıcıyı hedef alma arayışı içerisinde kontrol, denetleme ve gözetim kavramları üzerinde süregiden güncel bir tartışma söz konusu… Bu iki farklı durumu birbirleriyle ilişkilendirmek size anlamlı geliyor mu? Aralarında bir bağlantı görüyor musunuz? Kapitalist üretim süreçlerinin kontrolünün toplumsal yaşamı tamamıyla ele geçirdiği söylenebilir mi?

Günümüzde sermayenin sadece çalışma alanlarını değil, yaşamın tüm alanlarını kapsadığı doğrudur. Bu durum, benim düşüncelerimi de şekillendiren “otonomist Marksizm” ekolü tarafından oldukça iyi bilinen bir durumdur. Mario Tronti’nin “toplumsal fabrika” anlayışından başlayarak Michael Hardt ve Antonio Negri’nin daha güncel olan Marksist “biyopolitika” yaklaşımlarında da görülür.

Ama yine de, faydalı bir analiz yapmak adına bu kapsamlı sürecin içinde yaşanan farklı anların önemini vurgulamak gerektiğini düşünüyorum. Evet, sermaye; üretimi, dolaşımı, finansallaşmayı ve hatta toplumsal yeniden üretimin belli alanlarını işgal ediyor; ama bunu farklı noktalarda farklı şekillerde yapıyor. Bu durumun açık, ya da en azından güncel, bir örneği gözetim sorunsalı olabilir: Dijital gözetimin hem şirketler hem de devletlerin gizli servisleri tarafından hayatımızın her alanında varlığını sürdürdüğü oldukça yaygın olarak tartışılan bir konu: Tüm Facebook gönderilerimiz denetleniyor (tabi eğer hala Facebook kullanıyorsak) ve reklam gelirlerini yükseltmek amacıyla kullanılıyor. Bu bağlamda, Facebook için ücretsiz iş yapmış sayılıyoruz.

Bu durum, mesela Amazon’un deposunda çalışan bir işçinin yaşadığı deneyimle hem bağlantılı hem de bir o kadar farklı… Amazon’da çalışan işçi de her gün dijital gözetime maruz kalıyor, attığı her adım çalışma performansını ölçmek için izleniyor, eğer performansı yeterli görünmezse işten atılma riski taşıyor. Kapitalist gözetimin bu iki farklı çehresini birbiriyle karıştırmadan bağdaştırabiliyor olmamız lazım.

Sanayi devrimi, heterojen ayaktakımını ezerek proletaryayı yarattı. Sonuç olarak da kendi örgütlenmesine, belli bir yaşam tarzına ve kendi kültürüne sahip bir işçi sınıfı ortaya çıkardı. Bu sınıftan geriye ne kaldı? Farklı sınıflardan oluşan yamalı bir yapıya mı dönüştü? Daha doğrusu, “sınıf” terimini tekil olarak kullanmak size hala anlamlı geliyor mu?

Birinci dünya Marksistlerinin her zaman için işçi sınıfının homojen yapısını abartma eğilimleri olmuştur. Yarı-otomatik, rutin fabrika ve ofis düzeninde çalışan kalabalık işçi gruplarının benzer koşulları paylaştıkları ve bir çeşit dayanışma temeli oluşturdukları Sanayi Fordizmi döneminde bile, işçi sınıfının homojen olduğu düşüncesi abartıdır. Neyse ki Feministlerin, Avrupa-merkezci olmayan düşünürlerin ve Karl Heinz Roth, Marcel van der Linden gibi Marksist (veya Marksizm’den etkilenmiş) araştırmacıların çalışmaları sayesinde, o dönemlerde bile işçi sınıfının o kadar da pürüzsüz bir yapıda birleşmediğini kavrayabiliyoruz.

Bugün, sermayenin küresel olarak yeniden yapılanması dolayısıyla farklı iş gruplarından oluşan bu (en azından potansiyel!) “ayaktakımının” heterojen yapısı daha fazla dikkat çekmeye başladı. Bu durum gösteriyor ki; aslında geçmişten beri varlığını sürdüren asıl sorunsalın – yani bölümlenmeye ve tabakalaşmaya rağmen bir sınıf birliği oluşturabilmenin – artık daha yaygın olarak kabul gördüğünü söyleyebiliriz.

Eğer sınıf kavramını, kişinin üretim araçları ile olan ilişkisi üzerinden tanımlayacak olursak, o zaman hepimiz, kullanıcılar olarak, dijital kapitalizmin yoldan çıkaran servis sunucuları için çalışan bir dijital işçi takımının parçası sayılmaz mıyız?

Daha önce de belirttiğim gibi, bu sorunun cevabı hem evet, hem de hayır. “Evet” çünkü hayatta metalaşma süreciyle birebir bağlı olmayan bir nokta bulmak artık çok zor. “Hayır” çünkü tüm bu momentler, sermayenin çevrimi içerisindeki ve sermayenin parazit gibi yapıştığı yaşam enerjilerinin dolaşımındaki yerleri dolayısıyla özgünlük sergiliyorlar. Eğer herkes sermaye bütünü içerisinde aynı konumda durup benzer deneyimler yaşıyor olsaydı, buna karşı bir direniş örgütlemek pek de zor olmazdı. Ama durum böyle değil, içinde bulunduğumuz bütünsellik oldukça karmaşık bir yapıya sahip.

Eğer sermaye tarafından bundan böyle ihtiyaç duyulmayan işsizlerden oluşan büyüyen bir küresel nüfus olduğunu kabul ediyorsak, yeni bir küresel kast oluşturan “artık prekarya”yı nasıl tanımlamak gerekir? Ve hatta evrensel temel gelirin, bu yeni oluşan katmanı yatıştırmak için dijital sermaye tarafından gözetilen bir proje olduğu iddia edilebilir mi?

Bu “artık nüfusların” durumunun tekrar gündeme gelmesi oldukça önemli, farklı derecelerde güvensizliğe maruz kalan işçilerin mücadelesinden doğan “güvencesizlik” kavramı da aynı önemi teşkil ediyor. Buna rağmen, “prekaryanın” ayrı bir sınıf olarak tanımlanmasına ya da “artık nüfusların” sihirli bir devrimsel proje olarak görülmesine karşıyım. Güvencesizlik ve (sermaye gözünden tanımlayacak olursak) fazlalık, proleter varoluşun sık rastlanan özelliklerindendir. Ve evet, evrensel temel gelir konusunda size katılıyorum. Yakın gelecekte 2011’de gördüklerimize benzer başkaldırılarla karşılaşacak olursak, yalnızca ücret ilişkisindeki istikrarsızlığı ve riski asgari düzeyde iyileştirmek için tesis edilen evrensel temel gelir sermaye tarafından pek tabi yatıştırıcı bir önlem olarak kullanılabilir.

Marksist kriz teorisinde iki aşama tanımlanır. 19.yüzyılın döngüsel aşırı üretim krizleri – ki bu Marx tarafından da detaylı olarak tartışılmıştır, görünürde finans, devlet kontrolü, gelişmiş iletişim, vb. sonucu yatıştırılmıştır. Sermaye durumu kontrol altına aldıktan sonra, Marksist kriz teorisi daha çok “nihai” kriz kavramına, kar oranının düşme eğilimi düşüncesine, vb. iyice yaklaştı gibi görünüyor. Bu gözleme katılıyor musunuz? Ve sizce sermaye bunu da yatıştırmayı başarabilir mi?

Bu sorudaki önermeyi reddediyorum. 2008’de yaşanan Wall Street krizi ve ardından gelen ekonomik gerileme gösteriyor ki sermaye henüz kriz eğiliminden kurtulabilmiş değil. Zaten bu felaketi tetikleyen de – ister aşırı üretim olsun ister kar oranı ile ilgili sorunlar olsun, kapitalizmin kriz eğiliminin finansallaşma ile olan ilişkisi olmuştu. Evet, sonunda sermaye sağ kurtuldu; ama sadece devlet müdahalesinin destansı önlemleri sonucunda bunu başarabildi. Aradan 10 yıl geçmesine rağmen, o müdahalenin sebep olduğu zincirleme etkinin sonuçlarıysa hala belirsizliğini koruyor. Marx’ın tanımladığı tüm kriz dinamikleri hala oyundakini varlıklarını sürdürüyor. Bunlara ek olarak tabi bir de çevresel felaketler boy gösteriyor. Daha çok kriz göreceğiz. Sadece bunun ne zaman olacağını bilmiyoruz.

1999’da Siber-Marx isimli kitabınızın yayınlanmasından bu yana, siber ya da dijital kapitalizm söylemlerinde herhangi bir evrimleşme oldu mu? Ne yöne doğru oldu? Gelecekte nasıl bir yön izleyecek?

Siber-Marx yazıldığında Internet, ilk başlardaki askeri kullanım amacından sıyrılmış daha yeni yeni geniş ölçekte kitlelerce kullanılmaya başlanmıştı. Sermayenin dijitalleşmeyi nasıl özümseyeceği henüz bilinmiyordu, tıpkı 2000’lerdeki dot-com krizinde[*] görüldüğü gibi… Dolayısıyla bir süre, dot-com ve dot-komünist ihtimaller bu ağlarda bir arada var olmayı sürdürdüler ve dot-komünist ihtimaller küreselleşme karşıtı hareket tarafından belli bir oranda etkinleştirildi. Benim kitabım ise tam olarak bu bağlamdan ve o iyimserlikten ortaya çıktı.

Ama artık, o ihtimal söz konusu değil. Google ve Facebook’un 2000’li yılların ortalarındaki yükselişi daha sofistike bir ağ metalaşması modelinin geliş sinyallerini verdi. Nick Srnicek bu durumu gayet güzel bir şekilde “platform kapitalizmi” olarak isimlendirdi. 2011’de gördüğümüz kadarıyla, sosyal medya, arama motorları ve cep telefonları üzerine inşa edilen bu yeni modelde bile bazı gerçek başkaldırı ihtimallerini bulunmuyor değil. Tıpkı “Facebook devrimleri” olarak adlandırılan isyanlarda görüldüğü gibi… Ama bu durum aynı zamanda, bu tür girişimlerin de çeşitli sorunları olduğunu gösterdi: politik tutarlığı geride bırakacak seviyede bir gelişme hızı ve aynı anda onu hem güçlü hem de zayıf kılan görünürlüğü…

Occupy hareketinin çöküşünden ve Mısır, Suriye, Ukrayna ve diğer yerlerde yaşananların feci sonuçlarından sonra yazdığım ve daha yakın zamanda piyasaya çıkan Siber-Proletarya, bu güçlüklerle ilgili daha kasvetli bir inceleme içeriyor. Hatta belki de fazla kasvetli. Gerçi ondan sonra, çeşitli “platform emeği” biçimlerinin dijital ağlarını kullanarak yeni bir işyeri örgütlenmesi dalgasına dair işaretler beni cesaretlendirdi. Bu cesaretlendirmeyi, bunlar üzerine çalışan arkadaşlarım ve yoldaşlarıma borçluyum. Bu, yeni bir kırılma noktası yaratabilir.

1999’ta dijital teknolojilerin getireceği radikal değişimler konusunda yaşadığım aşırı iyimserlikten 2015’te aynı konu dolayısıyla yaşadığım aşırı karamsarlığa giden süreç sonucunda, şu an son derece dengeli ve gerçekçi bir noktada durduğumu söyleyebilirim. Teknoloji konusunda, sınıf mücadelesi asimetrik bir özellik sergiler: sermaye kontrolü elinde tutar ama hiçbir zaman her şeye kadir değildir. Hatta dijital hükmünü uygulama yöntemleri – siber savaşların getirdiği yeni askeri dinamikler (bu konuyu meslektaşım Svitlana Matviyenko ile yazdığım yeni kitabımda detaylı olarak işleyeceğim) – dolayısıyla kaotik sonuçlar doğurması daha muhtemeldir. Bunlar son derece tehlikelidir; ama bir yandan da toplumsal devrim üretme potansiyeli taşır. İşte tam olarak bu durumlar için hazırlıklı olmalıyız.

Notlar:

[*] 2000’lerin başlarında, internet başta olmak üzere bilgi iletişim teknolojileri sektöründe aşırı spekülasyona bağlı olarak meydana gelen ekonomik balon (e.n.).

(Bu röportaj Rosa Luxemburg Stiftung’daki İngilizce metinden gecinemiyoruz.org için çevrilmiştir.)