Röportaj / OHAL’e aldırmadı, direnişi kazanımla sonuçlandı

Fotoğraf: MA Hacı Söylemez

İzmir Bornova Belediyesi Uğur Mumcu Kültür ve Sanat Merkezi işçisi Ahmet Işıkoğlu, Olağanüstü Hal (OHAL) kapsamında çıkarılan 696 sayılı Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile güvenlik soruşturmasına takıldı ve hükümlü olduğu gerekçesiyle 1 Nisan 2018’de işinden atıldı. İşine iade edilmek amacıyla 8 Mayıs 2018’de  Uğur Mumcu Kültür ve Sanat Merkezi önünde açlık grevine başlayan Ahmet Işıkoğlu, yüksek tansiyon sebebiyle sağ gözünde %70 kalıcı görme kaybı yaşasa da açlık grevini 16. güne kadar sürdürdü. Grevi kazanımla sonlandıran Işıkoğlu, CHP’li belediye ile yapmış olduğu protokol çerçevesinde taşeron olarak yeniden Uğur Mumcu Kültür ve Sanat Merkezi’ndeki işine başladı. Ahmet Işıkoğlu ile işten atılma sürecini, yapmış olduğu direnişi ve memleketin emek gündemini konuştuk.

Röportaj: Ceyda Bostancı

İşten çıkarıldıktan sonra yaşamını nasıl idame etmeye çalıştın?

1 Nisan tarihinde iş hakkım fesih oldu. Biz zaten şöyle yaşayan insanlarız; aldığı maaşı ayın ilk bir haftasında bitiren sonrasında sağdan soldan takviyelerle bir sonraki aya kadar tutunmaya çalışan insanlarız. Bizim zaten birikimiz yok, kıyıda köşede paramız yok, bunu yapma şansımız da yok dolayısıyla iş hakkımın fesih olması benim için kabusla eş değerdi. Çok ürkütücü ve korkutucuydu çünkü bir anda çaresiz kalıyorsunuz. Çocuklarınızın sizden beklentileri var. Eğitimleri var, beslenme ve barınma sorunları var, giyinme sorunları var. İki ay aslında kısa bir süre gibi görünüyor ama yaşadığımız dünya her şeyin metalaştığı bir dünya dolayısıyla işe, aşa, ekmeğe ulaşmak para isteyen bir şey. Paran yoksa aş da yiyemezsin su bile içemezsin. Su faturasını bir ay ödemediğinde suyunu bile keserler. Bu anlamda bu süreç bizi ciddi korkuttu. Endişe duyduk. Bu endişeyi sadece ben duymadım. Çocuklarım da duydular. Ben her ne kadar onlara bir baba olarak güven telkin etsem de ülkedeki durumu çocuklarım küçük de olsa biliyorlar. Milyonlarca işçinin işsiz kaldığını, işsizliğin ciddi bir sorun olduğunu dolayısıyla ‘babam kısa sürede iş bulamayabilir’ duygusunu onlar da yaşadılar. Sonra bildiğiniz gibi direniş süreci başladı. Direnişten sonra iş hakkımı yeniden elde ettim. Ancak şu anda aradan geçen iki aylık sürecin, maaş alamadığım sürecin sancısı muhtemelen yıl sonuna kadar yaşayacağım. Bundan sonra aldığım her aylık o iki ayın boşluğunu gidermeye çalışarak geçecek. Bu anlamda bizim açımızdan ciddi sorun oldu.

Çalışma koşulların nasıldı? İşten çıkartılmadan önce ve alındıktan sonra bir fark oluştu mu?

Bir fark oluşmadı şöyle oluşmadı; benim üzerinden giriş yapmaya çalıştığım müdürlük çalışma koşullarımı değiştirmek istedi. Örneğin beni su havuzunun temizlenmesi işinde çalıştırmak istedi, tabii ben kabul etmedim. Aynı koşullarda çalıştırılırsam işbaşı yapacağımı, direnişi bırakacağımı, aksi durumda direnişi sürdüreceğimi söyledim. O sebeple geri adım atmak durumunda kaldılar. Şu anda koşullarım değişmedi fakat geçim sıkıntısı çözülmüş olmuyor aynı koşullarda çalışıyor olsak da. Ülkenin gerçekliği herkes tarafından malum; ev kirasının 1.500 olduğu yerde 2.500 lira gibi bir para ortalamanın üstünde, iyi bir para gibi gözüküyor ama dediğim gibi ayın ilk haftasını ancak kurtarabiliyorsunuz. Bu sorunlar yaşamını çalışarak, üreterek sağlayan bütün işçi ve emekçilerin ortak sorunudur. Buradan kurtulmanın yolu kendi iktidarımızı kurmaktan geçiyor. Halkın iktidarını, çoğunluğun iktidarını, işçi sınıfının iktidarını kurmaktan geçiyor. Bu gerçekleşmediği taktirde bu sorunlarla yaşamaya devam edeceğiz. Buraya varmak için de kuşkusuz bu ülkede emeğiyle yaşayan insanların bir araya gelmesi, birlikte davranabilmesi, ortak sorunları, çıkarları etrafında birleşebilmesi. Bu tür mağduriyetler söz konusu olduğunda dayanışmayı örebilmesi, örgütleyebilmesi gerekiyor. İçinden geçtiğimiz dönem başka özgün sorunlar da taşıyor; bunlardan bir tanesi de sendikaların neredeyse tamamının içinin boşaltılmış olmasıdır. Bürokratik sendikacılığın, sendikal anlayışın merkezine oturmuş olmasıdır. Bunu hep söylüyoruz ama isminin başında ‘devrimci’ yazıyor olması bile durumu kurtarmıyor. Sarı sendikacılıkla karşı karşıyayız. Sürekli uzlaşma peşinde olan, hem patronun hem işçinin yanındaymış gibi görünmeye çalışan, ikisini birden idare etmeye çalışan, bu arada kendi aldığı yüksek maaşlarla ayrıcalıklı bir hale gelen sendikacılıktan hepimiz mustaribiz. Sendikal örgütlenme işçi sınıfı için vazgeçilmez, çok gerekli ve önemli; ama bugün sendikalar ne yazık ki işçi sınıfının ortak çıkarlarına hizmet etmekten çok uzakta. Aksine bazen işçilerin aleyhine bile çalıştı diyebiliriz. Yine buradan çıkmanın yolu da işçilerin kendi öz örgütleri olan sendikalara sahip çıkmasından geçiyor. Sendikaları reddedemeyiz, dışlayamayız. Onlarla birlikte, onların içerisinde daha çok yer alarak, işçilerin inisiyatif almasını sağlamaya çalışarak sendikal bürokrasiyi geriletebiliriz. Demokratik, sınıf sendikacılığını hayata geçirebiliriz.

Bu süreçleri aşmak adına nasıl bir yol izlenmeli?

Biz bir süre daha bu süreçleri yaşayacağız. Bazen duygusal şeyler söylüyoruz, paylaşıyoruz ama işin gerçeğini görmekte de fayda var. İçinden geçtiğimiz dönem şöyle bir dönem; sınıf mücadelesinin dibe vurduğu, toplumsal muhalefetin dibe vurduğu, devletin kendisini yeniden tahakküm ettiği bir dönemden bahsediyoruz. Toplumsal muhalefetin gelişmesi, ilerlemesi, kendine yeni menziller edinmesi zahmetli bir süreç, kısa vadede olacak bir şey değil; ama bizim başka da kurtuluşumuz yok. Bu yaşadığımız hayatın değiştirilmesine ihtiyaç var. Bunun değiştirilmesinin yolu da toplumsal, siyasal düzenin yeniden inşasıyla mümkün olacak. Bunun için çok emek harcamak, ısrarlı bir çaba içerisinde olmak gerekiyor.

Sendikalar neden buna çare olamıyor? Sendikaların işçilerin grev ve direnişlerine karşı tutumu ne?

Sendikalar, ortaya çıkan eylemleri ilerletmek, geliştirmek, sınıf adına kazanımlar elde etmekten ziyade; eylemin sönümlenmesini, başarısızlığa uğramasını, yalnızlaştırarak gözden düşmesini sağlamaya çalışıyorlar. Oysa yapmaları gereken şey eylemlerin – nasıl ortaya çıkmış olursa olsun – yanında durması, daha ileriye taşınması için katkıda bulunması gerekiyor. Fakat biz bunları göremiyoruz. Benim direnişimde bunu somut olarak gördük. Sendikanın olmaz dediği, yasa buna izin vermiyor dediği şeyin aslında olabileceğini biz direnerek göstermiş olduk. Bekledik ki sendika bu konuda bir özür açıklamasında bulunsun. ‘Biz bu konuda yanıldık, hata ettik’ demesini bekledik çünkü belediye başkanı ile aynı şeyleri söylüyorlardı. Fakat belediye başkanı daha sonra bizim önerdiğimiz yolun mümkün olduğunu, yasal olduğunu ve yapılabileceğini gördü. Sendikacıların da bunu bizimle beraber görmüş olması gerekiyordu ve bunun kavgasını vermeleri gerekiyordu fakat böyle olmadı.

Hemen yakınımızda Ege Üniversitesi Rektörlüğü önünde direnen işçiler var. Onlar da benzer şeyi yaşıyorlar. Sendika eylemi büyütmek, ilerletmek, kazanıma dönüştürmek yerine adeta sönmesini ve bitmesini bekliyor. Geçtiğimiz günlerde bir eylem biçimi geliştirdiler. Bir işçi olarak benim onuruma dokundu. İşçiler kefen giydi ve Mezarlıklar Müdürlüğüne gidip ‘Biz öldük, bizi gömün’ diye dilekçe verdiler. Bu bir trajediyi anlatması açısından önemli bir şey. İşçiler, işsizlikle yüz yüze kaldıklarında ölümden beter şeyler yaşıyorlar fakat ben meseleye şöyle bakıyorum; işçi kefen giymez, işçi kefen giydirir. İşçi burjuvaziye kefen giydirir. İşçinin direnme olanakları var, sendikaların bunu örmesi ve örgütlemesi gerekiyor. Ege işçileriyle örgütlü olduğu sahalarda dayanışmayı örgütlemesi gerekiyor. Bütün bunları yapmak yerine işçilere kefen giydirmek, onları orada dilim varmıyor ama maskara gibi göstermek sendikaların içine düştüğü vaziyeti gösteriyor. Şu anda gördüğüm kadarıyla hiçbir sendika gerçekten sınıf sendikacılığı yapmıyor. İş verenlerle, patronlarla karşı karşıya gelmek istemiyorlar. Özellikle de CHP’li belediyelerde örgütlenmiş olan sendikalar ilişkilerini bozmak hiç istemiyorlar. Bunun gibi ciddi sorunlar yaşıyoruz. Yine de buradan çıkışın yolu birlik olmak, birlikte mücadele etmek, yan yana durmaktan geçiyor.

Ülkedeki işsizlik sorunu ile birlikte geçinememe sıkıntıları da oldukça arttı. Sen de bu sorunu bire bir yaşayan biri olarak bu sorunu nasıl değerlendiriyorsun?

Geçinememek bu ülkenin hep gerçekliğiydi. Bizim ülkemizde geçim sorunu hep oldu. Kapitalizm böyle bir şey; insanlara geçinebileceği kadar, sınırda ve yaşamını sürdürebileceği kadar bir ücretle durumu kurtarmaya çalışan sistematiğin adıdır. Biz özellikle son 10 yıldır çok ağır şeyler yaşamaya başladık. İntiharlar, cinayetler arttı. Kadın cinayetleri arttı. Kadın cinayetlerinin arkasında çoğunlukla bu yoksulluk belası var. Bu asla bir mazeret ve bunun örtüsü haline getirilemez, bu ciddi bir sistem sorunudur. İnsanlar çaresizliğe eğitildiklerinde saldırganlaşıyorlar. Kadın cinayetlerinin arkasında da bunu görüyoruz, intiharlarda da uyuşturucuya yönelmenin arkasında da bunu görüyoruz. Bunlar umutsuz ve çaresiz insanların tercih ettiği şeyler. Son 10 yılda çok fazla büyüdü ve çoğaldı. Sokakta yaşayan insanlar, kağıt toplayan, geçimini böyle sağlayan insanlar var. Bu ülkede ciddi bir geçinememe sorunu var. Belki yoğunluğu değişiyor ama hepimiz aynı sorunu yaşıyoruz. Geçinemiyoruz… Aldığımız para ancak karnımızı doyurmaya yetiyor. Ben kitap okumak, gazete ve dergi okumak istiyorum; tiyatroya, sinemaya gitmek, kültürel etkinliklere katılmak istiyorum. Bu aktivitelerin içerinde olmak istiyorum. Bütün bunlar bizim ulaşabileceğimiz uzaklıkta değiller; fakat biz kazandığımız parayı evin kirasına vermek, faturaları yatırmak ve çocukların temel ihtiyaçlarını karşılamak zorundayız. Bunları yaptıktan sonra elimizde para kalmıyor. Kitap okuma ihtiyacımızı ikinci elden çözmeye çalışıyoruz. Geçinememe sorunu eskiden de vardı; ama bu kadar yaşamıyorduk. Çünkü işsizlik çok fazla arttı, özellikle genç nüfus ciddi olarak işsizliği yaşıyor. Emeklilerin maaşları olabildiğince geçim standartının altına düştü. Milyonlarca insan açlık sınırının altında yaşıyor. Açıklanan rakamlar bile kendi başına yoksulluğun, geçinememenin delilleri olarak karşımızda duruyor.