Röportaj | Özel Tiyatro Emekçileri 15 Gündür Susuyor: Sorunlarımıza Kalıcı Çözümler İstiyoruz

Özel tiyatro emekçilerinin başlattığı ve 15 gündür devam eden ‘#Susuyoruz’ eylemi; pandemi sürecinde tiyatro emekçilerinin yaşadıkları ağır yaşam koşullarının, sorunlarının görünmez kılınmasının sessiz bir çığlığı.

Röportaj: Merve Yetkin

Yaşanan pandemi süreciyle birlikte özel tiyatro emekçileri acil hale gelen hayati ihtiyaçlarını bile karşılayamaz hale gelirken Kültür Bakanlığı’nın yaşanılanlara karşı kayıtsız kalması tiyatro emekçilerine dair yok sayma politikasının da bir göstergesi. Gelecek kaygısının giderek derinleştiğini belirten özel tiyatro emekçileri devletin “kamu kaynaklarından eşit yararlanma” ilkesini hatırlatarak yaşadıklarını sorunlara kalıcı çözümler bulunmasını istiyor. Bu süreçte salonların kirası, vergi ve prim borçları bir yana sosyal güvencelerinin olmadığını belirten özel tiyatro emekçileri, başta Kültür Bakanlığı olmak üzere devletin bu problemleri örtmek yerine kalıcı önlemler almak zorunda olduğunu vurguluyor.

Başlattıkları “#Susuyoruz” eyleminin sonuncusunu İstanbul Kadıköy’de bulunan Boa Sahnesi önünde yapan özel tiyatro emekçileri eylemin ardından basın açıklamasıyla eylemi sonlandırdı. Basın açıklamasını Oyuncular Sendikası yönetim kurulu üyesi olan Sermet Yeşil okudu. Bir sendika temsilcisi olarak süreci değerlendiren Yeşil, “Susmak, aslında sözün ne kadar da tükendiğini gösteriyor.” Diyerek sözlerine şu şekilde devam etti:

İstanbul’da ilk vakalar ortaya çıkmaya başladığında Kültür Bakanlığı bizi bir toplantıya davet etti tiyatro kooperatifi ile birlikte. Talebin onlardan gelmesi bizim için çok önemliydi. Bir devlet erkinin, bir bakanlığın bizi muhatap alıp ‘Bu koşullarda nasıl çalışacağız, nasıl olacak?’ sorusu bir Kültür Bakanı olarak bizi dinlemek istemesi çok yapıcıydı. Biz çok heyecanlandık bu konuda. O toplantılarda tiyatro kooperatifi ile birlikte taleplerimizi de sıraladık. Fakat Kültür Bakanlığı’ndan gelen yapıcı atmosfer uzun süre devam etmedi açıkçası. Turizm sezonun açılması buna bir etki etmiş olabilir diye düşünüyorum.

  • Yapılan görüşmelerde Bakanlık size neler söyledi?

Belli adımlar atılması gerektiğinde hem fikir olduk. Bunların başında Türkiye’de tiyatro, performans sanatlarıyla ilgilenen, seslendirme yapan, tiyatro oyunculuğu yapan, yazarlık, yönetmelik yapan belli bir kitle kayıtlı değil. Şöyle ki her çalışan mutlaka bir serbest meslek makbuzu kesmiyor ya da sigorta yatırmıyor. Bu ülkede bu mesleği yapmanın zorluklarında biri, pahalı bir meslek olarak görülüyor. Bir eğlence sektörü olarak görülüyor. Ülkede acil bir durum olduğunda, kırmızı alarm butonları çalışmaya başladığında önce tiyatrolar, sinemalar, televizyon, ‘eğlence kültürü’ diye tabir edeceğim sanat hareketleri kısıtlanıyor. Çünkü toplu bir halde olmak çok sağlıklı olmuyor. Önce biz kısıtlanıyor. Bu yüzden bu mesleği yapmak biraz meşakkatli. Ekonomik olarak pahalı. Çünkü vergi yükü çok fazla. Bir salon kirası çok fazla. O salonu modern bir teçhizata kavuşturmak, yanmaz bir kumaş almak, yangın merdiveni, çıkışlar vs. tüm bunları kontrol etmek. Mekanı modern bir performans seyri haline getirmek için harcanan miktar çok fazla. Bunun yanında o işi üreten, emek eden, bunun mutfağında çalışan bütün emekçilerin geçinebilmeleri için gerekli olan parayı ortaya çıkarmak neredeyse imkansız hale geliyor.

“Sigortasız çalışmanın bir seçim değil bu ülkede bir zorunluluk!”

Kültür Bakanlığı, bu meslek problemimizi kayıt dışı olarak nitelendirdi. Fakat biz kayıt dışı değil aksine kayıt içinde olduğumuzu sadece görünmekte zorlandığımızı fark ettik. Bu süreçte bunun üzerine çalışmaya başladık. Yapılan görüşmelerde Kültür Bakanlığı tarafından en yoğun aldığımız eleştiri buydu.  Sonraki toplantılarda da bu dile getirildi bakanlık tarafından.  Biz Oyuncular Sendikası olarak özellikle bu hususun altını çizip sigortasız çalışmanın bir seçim değil bu ülkede bir zorunluluk hali olduğunu ve bununla ilgili önlemler alınması gerektiğini belirttik. Bir tiyatro yasası, belki bir sineme yasası… Yasalar üzerine yoğunlaşmalı, uğraşılmalı, telif hakları ile ilgili çıkarılan yasalar daha sıkı denetlenmeli vs. bunun gibi bir takım önlemlerle tekrar tekrar devlet erkiyle kurduğumuz masayı güçlendirmeye çalıştık. Şu ana kadar geldiğimiz nokta bu. Her zaman ve her yerde olduğu gibi bürokrasi burada da yavaş işliyor. Yeni sezon açılmak üzere ama yeni sezon açılacak mı açılmayacak mı belli değil. Süreç ne getirecek belli değil. Kurum tiyatroları, özel tiyatrolar nasıl çalışacak belli değil. Yine aynı hataları tekrar yapmak çok olası. Bizde bu hataları daha minimal hale indirip daha farkında bir meslek örgütü yaratıp bütün meslektaşlarımızla aynı kategoride aynı çizgide haklarımızı tekrar tekrar talep etmek üzerine bir örgütlenmeyi daha da kışkırtmaya çalışıyoruz. Bu anlamda Oyuncular Sendikası bir çatıdır. Bu alanda emek sarf eden bütün çalışanlar için uygun bir kapıdır.

“Hep birlikte susarsak bizim eksikliğimizi hissederler”

  • ‘#Susuyoruz’ klasik bir eylemliliğin dışında bir eylem tarzı. ‘#Susuyoruz’ eylemi sizin için neye tekabül ediyor?

#Susuyoruz eylemi yaratıcı bir eylem modeli bana göre. Farkında olmak için bağırmak, yüksek sesle konuşmak veya çok renkli bir eylem hazırlığı içinde olmak gerekmiyor. Bazen sadece susarak da burada olduğumuzu söyleyebiliyoruz. Susmak, aslında sözün ne kadar da tükendiğini gösteriyor. Çünkü bu meslek bu ülkede Cumhuriyet’ten öncede vardı. Cumhuriyet ile birlikte daha da kuvvetlendi, güçlendi. Fakat hala oyuncu kimliğini devletin erkinde kabul görmesi yaklaşık 10-11 yıl öncesine tekabül ediyor. Demek istediğim şu ki bu susma eylemi bu anlamda renk kattı. Belki ilerleyerek, katlanarak, güçlenerek yayılması gerektiğini düşünüyorum. Diğer büyük şehirlerde bu koşullar altında çalışmaya çalışan, sahne açamayan yaklaşık 8 aydır maddi kazancından yoksun olan sanatçı dostlarımızın hepsi için düşünüyorum. Belki hep birlikte susarsak bizim eksikliğimizi hissederler diye düşünüyorum.

Moda Sahnesi emekçisi olan Cenk Dost Verdi, salgınla birlikte artan ekonomik krizin tüm sektörlerde olduğu gibi kendilerini de etkilediğini ve devletin bu anlamda kayıtsız kaldığını belirtti. Tiyatrodan arta kalan zamanlarında garsonluk yaparak geçimini sağlamaya çalıştığını söyleyen Verdi, tiyatroların kapanmasıyla birlikte işsiz kaldığını ve tam zamanlı olarak kafede çalışmaya başladığını belirtti. Bu süreçte devlet tarafından tamamen unutulduklarını söyleyen Verdi, “#Susuyoruz” eylemine nasıl başladıklarını ve yaşadıklarını sorunları şu sözlerle anlattı:

Kafede çalıştığım süreçte elime kiranın 200-300 lira eksiği kalıyor. Böyle bir hayatı devam ettirmek köle ahlakının nasıl içselleştiğinin bir örneği aslında. Tiyatroda bir metin oynarken, toplumu değiştirip dönüştürdüğü yerleri, ortak iyiyi düşünerek karar veriyoruz. Ben tiyatro yerine başka işler yaparsam ve bahsettiğim köle ahlakını içselleştirip buna karşı çıkmadan bu hayatını devam ettirirsem bu sefer metinlerin söylediği şeylerin tersini yapmış oluyorum. İkiyüzlülük yapmış oluyorum. Dedim ki bu ikiyüzlülüğe bir yerde son vermem gerek. Artık bu krizin derinleşmesi ve görünür hale gelmesi lazım. Kafede çalışarak bu sorunlarımı anlatamıyorum. Kafede çalışmaktan vazgeçtim. Geldim özel tiyatro salonu önüne oturdum. 12 saat boyunca sustum.  İlk gün iki arkadaşım geldi. Daha sonra sayı giderek artarak bugün ki basın açıklamasına kadar geldi. Kültür Bakanlığı nezdindeki o alaycı dil, o umursamaz tavır sorunlara daha kalabalık daha sert bir dille dile getirmeye itiyor galiba.

  • ‘Normalleşme Süreci’yle ilk açılan mekanlar AVM’ler, kafeler, barlar kısaca “eğlence mekanları” oldu. Özel tiyatro emekçisi olarak siz normalleşebildiniz mi?

Sözüm ona bir normalleşme süreci yürütülüyor. Vaka sayıları zaten ortada, hastaneler dolmuş durumda şuan. Bizim salonu açmak gibi bir derdimiz yok aslında. Devlet ‘yarın her şey kötü olabilir’ ihtimaline karşı önlem almak zorunda. Biz bunu hatırlatıyoruz. Sen bana %40 çalış istersen diyemezsin. Ben ne kendimi ne seyirciyi tehlikeye atmak istemiyorum. Burada halk sağlığı söz konusu. Hem benimle alay ediyorsun. Hem halk sağlığını hiçe sayıyorsun. Zaten yürütemediğin bir pandemi süreci var. Vakalar tekrar artmaya başladı. Ben ‘barlar neden açıldı? O niye açıldı’ falan demek istemiyorum. Ben salonu açmak istemiyorum. Beni vereceğin üç kuruş ile sınayamazsın. O benim hakkım, benim vergilerimden doğan çok meşru bir hakkım. O kaynakların tiyatrolara aktarılmasını istemem. Tiyatro dükkan değil. Al-sat yapmıyoruz biz. Biz sosyolojik bir durum içerisinde toplumu değiştirip dönüştürmeye çabalıyoruz. Yani buraların kültür merkezi olması lazım. Buralar neden buralar yazın açılmıyor. Neden siz gelmiyorsunuz? Neden mahalleli gelmiyor? Bu işleyişin devlet tarafından, yerel yönetimler tarafından üstlenilmesi gerekir. Çok basit çözümleri var.  Biz kamusal bir alan olmak isterken bir çuval parayı getirinde hayatımıza bakalım demiyoruz ki. Yazın amatör çalışmaların içine girip oralardan metinler çıkarmak bana daha çok mutluluk verir.

“Tiyatronun yok sayılması tamamen politik bir sebep”

Ben meseleyi daha toplumcu bir yerden okuyan bir insanım. Sen bunu bana verdiğinde benim zaten geçim derdim kalmayacak. Normalde kazandığımdan yarısını bile kazansam daha mutlu olacağım. Tiyatronun yok sayılması tamamen politik bir sebep. Çünkü tiyatronun doğası gereği muhalif olması, soru sordurtması, tiyatronun ayağa dolanması diye bir şey var. Erk, her zaman bununla kavga etmiştir. Onun için kendi tiyatrolarını var ediyorlar. Devlet tiyatroları, şehir tiyatroları zaman zaman çok iyi şeyler çıkardı ama o kurumların içine baktığımızda çok enteresan şeyler oluyor. Çocuk oyunu diye mehter marşlarının çalındığı enteresan yeni metinler. Bu metinleri kim yazıyor, ne zaman ehlileşti, pedagojik formasyonu var mı yok mu bilmediğimiz insanların oyunları oynuyor oralarda.  Bu çarkın içinde olmayıp özel tiyatro yapmak istediğin zaman da devlet sana kocaman bir duvar örüyor. Biz bu duvarı elbet yıkacağız. Gerek oyunlarla, gerek eylemlerle yıkmak zorundayız. Bir sanatçı olarak oyun üretirken ben bunu göze alıyorum sistem açıklarını, sistemin eleştirisini. Birey olarak da bu eylemi yapmayı kendime hak görmek zorundayım. Biraz da diğer meslektaşlarımın neyi hak görüp neyi görmemesini sağlamak içinde yaptığımız bir eylemdi bu.

  • Eylem sürecinde Kültür Bakanlığı sizinle iletişime geçti mi?

Hiç iletişim kurmadılar. Devlet kanadından tek yetkili polislerdi. Her gün eylemin güvenliğini aldılar. Hatta ilk gün polisler geldiklerinde ‘Neden oturuyorsunuz?’ diye sorduklarında, durumumuzu, taleplerimizi anlattık. Polis dedi ki ‘Devlet tiyatrolarına o kadar bütçe ayırıyorlar, neden size yardım etmiyorlar?’. Çok düz mantık. O kadar haklıydı aslında o polis. Bu süreç politik bir süreç. Bu süreç ideolojik bir süreç. Şuan alanlara çıkmak yasak. Bize saldırmadılar ama geçtiğimiz Ankara’da kadınlara saldırdılar, daha önce İzmir’de yine kadınlara saldırdılar. Bize saldırmamalarına bakmayın zevahiri kurtarmaya çalışıyorlar. Demokratik alanların hepsinden çekildik. Dolayısıyla 400 kişiyi doldurup değiştirme, dönüştürme potansiyeli olan bu alanlardan neden korktuğunu daha net anlayabiliyoruz.

  • Peki neden “#Susuyoruz”?

Mesleği tiyatro olan, anlatmak olan, eylemek olan insanların bir kültür varlığı önünde 12 saat boyunca hiçbir şey yapmadan o kültür varlığına bakakalmaları zaten yeteri kadar kuvvetli bir anlam içeriyor. Biraz da bu sessizliğe dikkat çekmek işitiyoruz. Yani meselenin tarafları arasında değil de meselenin mağdurları arasında kalmış sohbet aslında büyük sessizlik. O bir saatlik sohbet molasında belki yaklaşık bir yüz kişiye dokunmuşuzdur. Benim için yeterli. Benim için bir kişi bile yeterli ve kıymetli. Ben zaten yüz kişilik bir salona 10 kişi geldiğinde de oynamaya alışmışım, anlatmaya alışmışım. İnsanların ne yaptığımızla ilgili bir sürü anlam çıkarması ve bugün bu kadar kalabalık olmamız eylemimizin amacına ulaştığını gösterir.