Sınıfa Merkeziliğini Yeniden Kazandırmak – Ellen Meiksins Wood

Fotoğraf: Wikipedia

Çeviri: İbrahim Sarıkaya

E.P. Thompson 1963 yılında İngiliz İşçi Sınıfının Oluşumu’nu yayınladığı zaman, entelektüel solda hala daha canlı bir anti-kapitalist kültür vardı. Bu canlı anti kapitalist kültür, E.P. Thompson’ın da dahil olduğu, etkili bir grup olan İngiliz Marksist Tarihçiler [1] arasında coşkuyla karşılık bulmuştu. 1968’deki militan kalkışma ve onu takip eden birkaç yıl içinde gelişen çeşitli etkileyici işçi mücadelelerine rağmen (belki de yüzünden?) Batı’daki solun entelektüel hayatı, on yıldan biraz fazla bir süre içinde, kapitalizme teslim olma ve “sınıftan kaçış” [2] ile şekillendi.

Solun önde gelen akademik akımlarında, “post Marksizm” ile başlayan ve postmodernizm ile doruğuna ulaşan eğilim, kapitalizmin öyle ya da böyle uygulanabilir tek seçenek olduğu ve sınıf mücadelesinin artık gündemde olmadığı ilkesinden hareket etti.

1970’lerin sonuna gelindiğinde bu akademik akımlar az ya da çok “yeni sağ” ve neoliberalizme paralel olarak gelişme yolundaydı. Böylelikle, neoliberal öğreti tarafından yönlendirilen hükümetler emeğe karşı sermaye lehine açık bir sınıf savaşı yürüttüğü bir zamanda sınıf kavramı düşüşteydi. Örneğin İngiltere’de Margaret Thatcher hükümeti işçilere karşı amansız bir sınıf savaşı yürüttüğünde onun retorik stratejisi sınıfın varlığını reddetmek üzerine kuruluydu.

Sınıfın varlığını reddetmek üzerine kurulu ideolojik stratejinin entelektüel soldaki yansıması ise daha endişe vericiydi. Bu, sadece sözde post Marksistler için geçerli değildi. “Thatchercılık” kavramını icad eden İngiliz Komünist Partisi’nin son moda teorik yayını Marxism Today bile coşkuyla “sınıftan kaçış”a geçmişti.

Solun yeni sınıf-dışı savaşçıları toplumsal evrenin neoliberal yorumunu hararetle onayladılar. Buna göre, yalnızca parçalanmışlığın, farklılığın ve çoğul kimliklerin eski sınıf dayanışmasını erittiği postmodern dünya vardı. Sınıf ve sınıf siyasetine yer yoktu.

Elbette bunun, birçok kişi için, özellikle ırk ve cinsiyete dair diğer baskı biçimlerine karşı gerekli mücadelelerin yürütülmesi anlamına geldiği doğrudur. Fakat diğer mücadele biçimlerine yönelik ilgide sınıftan kaçıştan fazlası – belki de azı demeliyiz- vardı. Sınıftan kaçış için, basitçe 70’ler ve 80’lerdeki emek hareketinin inişe geçmesini suçlayamayız. Entellektüel solun belirli kesimlerinin sınıfı reddi düşüşü önceleyen daha başka kökenlere sahiptir [3].

Sınıf kavramından vazgeçmeye hevesli bu sol entellektüellerin çoğu aynı zamanda, –şayet önceden olduysa bile-  yeni parçalı gerçeklikte kapitalist sistem gibi bir şey olmadığı için  sistemli bir bütünlük olarak kapitalizme meydan okumaya da gerek olmadığını iddia etmeye meyillidirler. Şimdi elde olan, daha önce de söylediğimiz gibi, bireysel tercih yelpazesinin aşırı genişlemesi olarak “sivil toplum”un muazzam yayılmasıdır [4]. Buna göre neoliberal öğreti ile savaşmanın yolu açıkça onun temel varsayımlarını kabul etmek ve onu kendi retorik oyununda yenmeye çalışmaktır.

Gerçek Kapitalist Kriz

Bugün dünya kapitalizminin uzun zamandır görmediğimiz gerçek bir krizi ile karşı karşıyayız. 2008 krizinden ve onu takip eden kemer sıkma projesi felaketinden beri kapitalizmin acımasız sistemsel etkilerini ve korkunç sınıf gerçekliklerini görmezden gelmek zorlaşmıştır.

Occupy gibi, yeni muhalefet hareketlerinin bazı umut verici işaretleri vardır. Bu hareketler hala daha tutarlı bir siyasal hareket oluşturamamışsa da kapitalizmin sonuçları ve sınıf eşitsizlikleri hakkındaki algıyı değiştirmeye başlamıştır. Buna rağmen entellektüel solun büyük bir bölümü önemli bir alışkanlığını kaybetmişti: sadece pratikte değil teoride de, kapitalizme muhalefet araçları ve hatta iradesi.

Bu, yaşadığımız anı E. P. Thompson ‘ı yeniden canlandırmak için doğru moment yapan şeydir. Thompson sadece, muhtemelen diğer tarihçilerden daha fazla, sınıf oluşum sürecini ve mücadeleyi canlı biçimde hayata yönelten kişi değildir. Aynı zamanda diğer tarihçilerden ve hatta her türlü bilim insanı ve yazardan da fazla, kapitalizmi net bir biçimde, bir doğa yasası olarak değil tarihsel olarak özgül bir toplumsal biçim şeklinde kavramıştır. Böylelikle o, bizi kapitalizmi eleştirel antropolojik bir mesafeden görmeye sevk etmektedir.

Bu, uzun zamandan beri kapitalizmi kanıksama alışkanlığı kazandığımız, onu soluduğumuz hava gibi evrensel ve görünmez saydığımız günümüzde özellikle önemlidir.  Thompson, toplumsal pratikler ve ahlaki prensipler bütünü olarak kapitalizmin en temel varsayımlarına, onların sürekli çatışmalı bir süreç olarak gelişiminin izlerini sürerek, karşı gelmiştir.

Thompson bunu, sadece İngiliz İşçi Sınıfının Oluşumu’nda değil diğer eserlerinde de yapmıştır. Bir klasiğe dönüşmüş olan “Halkın Ahlaki Ekonomisi”nde pazar rasyonalitesi çekişmesinin izini sürer. Pazar rasyonalitesi muhalif geleneklerden, beklentilerden ve geçim hakkının farklı anlayışlarından doğan direnişe karşı zorla kabul ettirilmiştir. Diğer makalesi “Görenek, Hukuk ve Genel Haklar”da mülkiyet tanımlarının nasıl kapitalist kâr için üretkenliğe dayandığını ortaya çıkarır. Bunların kendisini nasıl egemen kullanım hakkı anlayışlarına ve pratiklerine karşı ifade ettiğinin izini sürer. “Zaman İş Disiplini ve Endüstriyel Kapitalizm”de endüstrileşme kavramına saldırıya geçer. Endüstriyel kapitalizmin tarihsel olarak özgül bir sömürü biçimi olduğu konusunda ısrar eder. Onu tarafsız teknolojik değişim sürecinin bir sonucu olarak görmez. Aksine, sadece iş pratikleri üzerinde değil fakat zaman deneyimimiz gibi gündelik yaşamın temelindeki şey üzerinde etkili bir değişim olarak ele alır [5].

Thompson’ın tarihe yaklaşımı, benim için tarihsel materyalizmin esas niteliğini ortaya koyar. Onun yaklaşımı hem teori ve pratiğe hem de siyaset ve tarihe ışık tutar. Thompson teorik bir  dil kullanmaktan kaçınma eğilimi gösterse de, onun tarihsel eserini her zaman teorik olarak verimli, tarihsel olarak aydınlatıcı bulmuşumdur.

Thompson teorik bilgiyi “durağan kavramsal temsil” olarak değil “süreci araştırmaya uygun kavramlar” olarak tanımlar. Bu tanım, başka şeylerin yanında, tarih ile teorinin ve ampirik olan ile teorik olanın, Marksizm’in bazı etkili dallarının ısrar ettiği gibi, birbirinin katıksız anti-tezi olmadığı anlamı gelir.

Thompson için zorlu iş, tarihsel süreci ele geçirmek ve aydınlatmaktır. Sınıfa “katmanlaşma” yapısı içinde durağan bir konum olarak değil, aksine bir süreç ve toplumsal ilişki olarak yaklaşır. Başka bir deyişle, Thompson Marx’ın kendi prensibini ciddiye alır: tarihsel materyalizm insanın “pratik etkinliği”, özgül tarihsel ve toplumsal koşullarla sınırları belirlenmiş insan eylemi hakkındadır. Bu onu, çelişkili bir zemin ve mücadelenin hedefi olarak kapitalizmin yetkin bir çözümleyicisi yapar.

Dipnotlar: 

[1] Bu konuda aydınlatıcı bir çalışma için bkz. Harvey J. Kaye, İngiliz Marksist Tarihçiler (İletişim: 2009) – ç.n.

[2] Bkz. Ellen Meiksins Wood, Sınıftan Kaçış (Yordam: 2006) – ç.n.

[3] Bu ayrıntılı bir şekilde benim “A Chronology of the New Left and Its Successors, or: Who’s Old-Fashioned Now?” (Yeni Solun Bir Kronolojisi yada Kim Eski Moda Şimdi) Socialist Register 1995, 22-49 adlı makalemde ve Sınıftan Kaçış adlı kitabımın 1998 tarihli önsözünde tartışılmıştır – y.n.

[4] Wood’un sivil toplum hakkındaki görüşleri için bkz. Ellen Meiksins Wood, Kapitalizm Demokrasiye Karşı (Yordam: 2008) içinde “Sivil Toplum ve Kimlik Politikası” s.275-303- ç.n.

[5] E.P. Thompson’ın bu makaleleri Avam ve Görenek : İngiltere’de Geleneksel Popüler Kültür Üzerine Araştırmalar (İletişim: 2006)’da bir araya getirilmiştir – ç.n.

(Bu yazı Against the Current’ ın 166. Sayısından gecinemiyoruz.org için çevrilmiştir.)