Sinyal Krizlerinden Ölümcül Krize: Saray Faşizmi’nin Sonuna Doğru – İbrahim Sarıkaya

ABD hegemonyasının krizlerini Doğu Asya ekonomilerinin yükselişiyle eş zamanlı ele aldığı çalışmasında Giovanni Arrighi, hegemonyanın sinyal krizleri ile ölümcül krizleri arasında kullanışlı bir ayrım yapar. Ölümcül krizler hegemonyanın kesin sonuna işaret ederken, sinyal krizleri uzun zamana yayılan, ölümcül krize dönüşme ihtimali olmasına karşın çözümsüz kalma ihtimali de olan ucu açık krizlerdir.[1] Her ne kadar Arrighi bu kavramsal seti uluslarası hegemonya mücadelesi için kullansa da bu kavramları 2013 sonrasında toplumsal bağları güçlü hegemonik bir siyasal aktörden; çıplak güç pratiklerine yaslanan ve bunu kalıcılaştırmak için  faşist bir rejim inşasına soyunmuş devletlû bir aktöre dönüşen AKP için de kullanabiliriz.

AKP 90’lı yıllardaki siyasal islamcı kitlelerin yükselişini AB’ci bir programla massederek, 28 Şubat’ın savunucusu Fetullahçıların mesiyanik siyasetle büyülenmiş kadrolarının desteğiyle Türkiye sağının kadim merkezlerinde adım adım bir hegemonya inşa etti. Küresel emperyal merkezlerin tam onayıyla, MGK Düzenini 2001 sonrası yeni emperyal düzene uyumlu bir devlet mekanizmasına dönüştürmeyi bildi. Kemalist müesses nizam bu yol boyunca çıktığı bütün ringlerde mağlup oldu. Fetullahçılarla ittifakın tepe noktası 2010 Anayasa Referandumu ise Kemalist müesses nizamı felce sokan bir nakavttı. Bu referandum aynı zamanda hegemonya siyasetinin sonuna dair bir sinyaldi. Kemalist müesses nizama karşı yürütülen hegemonik siyaset, şimdi massettiği kitlelerin sözcülüğünden terbiyeciliğine geçiş yapıyordu. Sinyali alan iki güç vardı: Fetullahçılar AKP’ye rağmen kendi güçleriyle Türk-İslam sentezine dayalı programlarını hayata geçirebilecekleri sanrısına kapıldılar; Ulusal Kürt Demokratik Hareketi ise devleti masaya oturtarak demokratik bir anayasa ile bu gidişatı tersine çevirecek taktik hamleler hayata geçirmeye çalıştı. Fetullahçıların bürokrat gücüne karşı Türkçü güvenlik bürokrasisiyle ittifaka giren Erdoğan hem 2013 Haziran İsyanı’nı kurumsal gücünde maddi kayıp vermeden atlatmayı bildi hem de Çözüm Süreci’ni bir iç savaş sürecine dönüştürerek Kürdistan’ı yeniden sömürgeleştirdi. Haziran İsyanı’nda açığa çıkan (olduğu haliyle) hegemonyanın zırhını delemediği bir kitlenin ancak çıplak zorun imkânlarıyla diz çöktürebileceğiydi. Kitlesel güç, zırhının sağlam olduğunu 7 Haziran’da bir kere daha gösterdi. 15 Temmuz 2016’da Fetullahçılar da nakavt edildi. 2010 kırılmasının ardından, 2013’ten sonra adım adım uygulamaya konulan faşist politikalar, 7 Haziran’dan sonra hızlanarak ve 15 Temmuz 2016’dan sonra dönüşsüz biçimde kemikleşerek faşist devlet inşasına dönüştü. Bugün gelinen noktada, Saray Faşizmi oligarşik bir devlet yapılanması olarak kurumsallaşmıştır.

 

31 Mart/23 Haziran Yerel Seçimleri

           

            15 Temmuz’u devlet katında bir savaş olarak bir kenara koyarsak, yukarıda kısaca değindiğimiz süreçte iki siyasal olgu AKP’nin ve Erdoğan’ın sonuna yönelik sinyal krizleriydi: 2013 Haziran İsyanı ve 7 Haziran 2015 seçimleri. Bu iki olgu da faşist devlet inşasına giden yolda önemli siyasal ve toplumsal çıkışlardı. 16 Nisan 2017 Referandumu’nda “Hayır” önemli bir mesafe kaydetse de, “kaybetme hissi”ni güçlendirdiği için bu güzergahın bir parçası kabul etmesek de olur, fakat kentli siyasal muhalefet özelinde yapılacak bir okuma için 2017 Referandumu çok temel göstergeler barındırmaktadır.

Önce 31 Mart, ama esasen 23 Haziran Seçimleri’ni bir yandan ekonomik kriz gibi önemli bir toplumsal dinamiğe dayanan ama esasen egemen siyasal odaklarda kristalleşmiş bir sinyal krizi (Haziran İsyanı ve 7 Haziran’ın rayına yerleşmiş bir sandık tepkisi olarak) okumak mümkün. Fakat 31 Mart/23 Haziran, önceki ikisinden farklı olarak, Saray Faşizmi’nin kurumsallaşmasını tamamladığı, devlet içinde düşmanlaştırabileceği mevzilerin tükendiği, yönünü toplumun faşistleşmesine çevirdiği ve geniş toplumsal kesimlerin umutsuzlukla malûl olduğu bir momentte, “yapabiliriz” hissinin silkinişi olarak gerçekleşti. Bu anlamıyla 23 Haziran da Saray Faşizmi için bir sinyal krizidir.

 

Kaybettirme Stratejisinin Gücü 

 

Sosyalist cenahtan yükselen “İstanbul’u kazandık” sesinin AKP karşıtı cephe içindeki direngen konumumuzu vurgulanamaktan öte bir kıymet-i harbiyesi yoktur. Hatta “Gezi İsyanı, aynı zamanda sandık sonucundaki farkta”[2] argümanının “bizim” isyanımızın dilini/eylemini/tarzını “onların” sandığında boğma tehlikesini içerdiğini de hatırlatmalı. Değil mi ki, İsyan tutanak altına alınamaz…

Evet, devlet faşizminin sinyal krizleri artmış, AKP karşıtı cephe moral üstünlüğü bir kez daha ele geçirmiş, faşizmin kurucu aktörünün cebine doğrudan giren para azalmıştır. (“Bir tane merminin bedelini biliyor musun sen?”)[3] Bütün bunlar sosyalist siyaset için önemli imkânlar yaratıyor elbette. Fakat bu imkânların değerlendirilebilmesinin ilk şartı sosyalist siyasetin ideolojik ve politik bağımsızlığını koruyarak, kendi toplumsal ilişkilerini  ilmek ilmek örmesi değil midir?

Belki de fazla söze gerek yok, 31 Mart/23 Haziran Seçimleri’nin altını çizdiği yalın gerçek şundan fazlası değildir: kendi politik gündemi olan bağımsız bir siyasal aktör, devlet katında faşizmin inşa olduğu koşullarda bile belirleyici müdahaleler yapabilmektedir. Batı’da “kaybettiren” olarak HDP konumlanışının esbab-ı mucibesi budur. Bu konumlanış, eğitimli alt ve orta sınıfların,  olduğu kadarıyla örgütlü işçi sınıfının ve üniversite öğrencilerinin kent yaşamında ağırlığını hissettirdiği hemen hemen her yerde AKP’ye kaybettirdi. Artık karşımızda Türkiye ticaret ve sanayisinin kadim merkezlerini, başkenti kaybetmiş bir faşist iktidar var.  Böylelikle Kürt Ulusal Demokratik Hareketi hem ikinci bir çözüm süreci için masaya kiminle oturacağını işaret etmektedir hem de bir devlet stratejisi olarak Türk ve Kürt Halkları arasında yaratılmış duygusal mesafeyi, faşizme karşı ortak mücadele anlayışıyla aşmaya çalışmakta, Türkiyelileşme stratejisini, Reis’e kaybettirme adıyla güncellemektedir.

 

Ekonomik Krizin İçinde Siyasal Krizin Eşiğinde

 

İki önemli sinyal krizi Haziran İsyanı’nı da 7 Haziran sandık başarısını da doğuran politik ortamın kurucu unsurlarından birinin  akim kalan Çözüm Süreci olduğu çoğu zaman unutuluyor. AKP’yi masaya oturmak zorunda bırakan mükazere süreci siyasetin verili koordinatlarını alabildiğine genişletmiş, kimlikleri kendi hapishanelerinde tutan resmi tarihsel söylemin içini boşaltmış,  muazzam bir kentli enerjiyi dolaşıma sokmuştur.

Bu –kısmi- özgürleşme momenti Dünya Hakları tarihinin en umutvar diyalektiklerinden birini işletmiştir: Birbirini kırmayan halklar kiminle savaşacağını bilir!  Yazık ki bu bilgi aynı zamanda egemenlerin hafızasına da kazılıdır: Haziran İsyanı ve 7 Haziran sonrası Kürdistan’ın yeniden sömürgeleştirilme süreci, kısmi özgürleşme momentinin açtığı bütün gedikleri Sur ve Cizre’nin toprağıyla doldurmuştur.

Bir kaybettiren olarak HDP stratejisinin başarısı, CHP’deki Kaftancıoğlu ekibinin akıllı siyasetiyle (hem İYİP’ten hem SP’den hem de HDP’den oy alabilecek bir seçim sürecini kazasız geçirmek) de birleşince Reis’in İstanbul Fatihi masalı çizilmiş, yukarıda vurguladığımız gibi faşist iktidar Türkiye ticaret ve sanayisinin kadim merkezlerini, başkenti kaybetmiştir. Sermayenin ağır ağır politik liberalleşmeye dayalı yeni bir restorasyon süreci üzerinde anlaşmaya vardığı açıktır. Restorasyon Saray Faşizmi için toplumsal ve siyasal muhalefetin itmesiyle ölümcül bir kriz boyutuna varabilecekken, egemenlerin tercihi ise bütün bir siyasal düzen için açığa çıkan sinyal krizini törpüleyerek sönümlendirmek yönünde olacaktır.

Bu süreçte bize düşen bir yandan işçi sınıfı siyasetini hayata geçirecek toplumsal zeminlerde sebatla derinleşirken, bir yandan –bu sefer!- aşağıdan, toplumsal rızaya dayalı bir Barış Süreci’ni ilmek ilmek örmektir… Sinyal krizlerini ölümcül krizlere çevirecek yegane şey bu ikili görevi birarada hayata geçirmektir…İşte o zaman barış sadece “iki kirpik değimi zaman kadar”[4] uzaktadır…

Dedik ya, birbirini kırmayan halklar kiminle savaşacağını bilir!

 

[1] Giovanni Arrighi, Adam Smith in Beijing, “A Crisis in Hegemony” (Verso:2007) s.149-172.

[2] http://sendika63.org/2019/06/istanbulu-kazandik-sira-saraya-geldi-552715/

[3] Recep Tayyip Erdoğan, 8 Şubat 2019, Aydın Mitingi Konuşması.

[4] Kemal Varol, Bakiye, “Dağdar” (Sel:2013)s.124.