Üniversitelere Kamusal Alan ve Eril Şiddet İkiliği üzerinden Bakmak – Lizge Biter

Fotoğraf: Mimar Sinan Üniversitesi (2017)

Toplumsal sorunların ve bununla birlikte şekillenen toplumsal mücadelelerinin cinayetlerle belirlendiği bir dönemde yine en çok payı kadınlar alıyor. Eril şiddet iş yerlerinde, sokaklarda, evlerde, kampüslerde kendini var etmeye ve iktidarın söylemleri, yargının kararı ve polisin copuyla meşruluğunu sağlamaya devam ediyor. 25 Kasım öncesi kadın cinayetlerine karşı eylemlerde karşılaşılan polis engeli ve bu eylemlere dair açıklamalar ile korku iklimi yaratmak, yan yana gelişleri engellemeye çalışmak kadınları susturmak için yeterli olmayacaktır. Talep çok acil: Kadın cinayetleri son bulsun, yaşamak istiyoruz…

Hayatlarımızı şekillendirmeye başladığımız yer, yaşam alanımız üniversitelerde öğrencilere yönelik baskı, eğitim sistemi, hatta üniversitelerin ve yurtların tasarımı bile eril şiddetle şekillenmiş durumda. Her üniversitede bulunması gereken ve yönetmeliklerde de olan cinsel şiddet birimlerinin bulunmaması, bulunduğu durumlarda dahi gereken işlevi yerine getirmemesi, kadın öğrencilerin güvencesiz bir ortamda bulunduğunun küçük ama temel bir örneğini oluşturuyor. Kadına yönelik şiddete karşı bir araya gelen kadınlar, “üniversiteleri siyasetten steril hale getireceğiz” bahaneleriyle kampüslerde yaşanan taciz, tecavüz gibi durumları örtbas etmek ve okulunun ismini “temiz” tutmak için susturulmaya çalışılıyor. 8 Mart ve 25 Kasım gibi kadın mücadelesi için önemli olan günlerde etkinlik düzenlemek, üniversite yönetimleri tarafından yasaklanıyor.

Üniversitelerin kurulduğu yerler, kampüs içerisinde ya da dışarısında yurtların konumlandırıldığı yerlerin çoğu, kadına yönelik şiddete zemin hazırlayan, güvenli olmayan alanlar. Kampüs içerisinde bulunan yurtlar ışığın çok bulunmadığı, kampüsün merkez alanına uzak yerlere inşa edilmiş. Üniversitelerin giriş yerleri ve dışarıda bulunan yurtlar için de benzer sorunlar mevcut. Işıklandırmalar bir ihtiyaç olarak görülmüyor. Ege Üniversitesi kampüsünde, ışığın bulunmadığı bir alan olan KYK yurdu önünde 34 yaşındaki bir erkeğin cinsel organını göstererek üniversiteli bir kadını taciz etmesi bu anlamıyla “kişisel bir sorun” değildir. Üniversite yönetimlerinin kampüslerde yaşanan taciz-tecavüz gibi meselelerin üstünü örtmeye çalışması ve yaşanılabilir, güvenli kampüsler inşa etmemesi sebebiyle gerçekleşen örgütlü, toplumsal, politik bir durumdur. Tüm bu olayları tartışır ve düşünürken sürekli konuştuğumuz bir soruyu kendimize yöneltmek ve bunu feminist bir bakış açısı ile yorumlayabilmek önemli olacaktır: Üniversiteler kamusal bir alan mıdır?

Kamusal alanın sınırları: Dışlayıcı bir kurgu olarak üniversiteler

Kamusal ve özel alan ayrımı tartışılırken “özel olan politiktir” sözünün anlamı üzerine kafa yormak kıymetli olacaktır. Doğduğumuz andan itibaren üzerimize yüklenen temel cinsiyet kodları ile bedenimiz üzerinden bize yakıştırılan sıfatlar var. Kadınlar için bağımlı, uysal; erkekler için ise girişken ve saldırgan olarak şekillendirilen bu roller aslında kamusal ve özel alan tariflerinde de hangi cinsiyetin nerede bulunacağına karar veriyor. Erkek bu “girişken” özellikleriyle kamusal alanda söz sahibi olurken; kadın “uysal” oluşuyla özel alanda yerini alıyor. Fakat kamusal alanı inşa eden bu düzen, özel alanı kendinden bağımsız mı kılacaktı? Gülnur Acar-Savran, Özel/Kamusal, Yerel/Evrensel: İkilikleri Aşan Bir Feminizme Doğru başlıklı makalesinde toplumun farklı değerleri olan ayrı alanlara bölünmediğini söyleyerek, bu ikili ayrımın aslında kadını kamusal alandan dışlayan bir kurgu olduğunu söyleyerek Habermas’ın kamusal alan kavramını[1] eleştirir. Yine Gülnur Acar-Savran’ın belirttiği gibi özel ya da kamusal alan fark etmeksizin yaşanan ve kişisel olarak nitelendirilen sorunlara bakıldığında, bunun bütünlüklü bir toplumsal egemenlik sisteminin çeşitli yüzleri olduğu görülür.[2] Özetle, kadının kendini var edemediği kamusal alanlar, kadını kamusal alandan silme politikalarının sonucundan başka bir şey değildir.

Tartışılması gereken bir başka nokta, içerisinde bulunduğumuz eğitim sisteminin ataerkil politikalarla beslenmesi ve bizleri de bu politikalarla şekillendirerek kampüs yaşamı içerisinde kendisini sürekli yeniden üretmesidir. Bu mesele, az önce tartıştığımız özel ve kamusal alan ikiliğinden ayrı durmuyor. Örneğin, “eğitimli” insanların bulunduğu alanlarda taciz gibi meselelerin yaşanmayacağına yönelik varsayım, düştüğümüz yanlışlardan bir tanesi. Bunun böyle olmadığını üzücü bir biçimde Ceren Damar cinayetiyle bir kez daha gördük.[3] Cinsiyete yönelik ezilmişlik biçimleri ve eril şiddet sadece mahalle aralarında ya da kahvehanelerde değil; hayatın her alanında olduğu gibi, üniversitelerde de yaşanıyor. Yapılan akademik söyleşilerde, derslerde, okul yönetimlerinde, akademik kadrolarda… Üniversitelerimizin yönetimine göz attığımızda kaç tane kadının yönetim içerisinde söz hakkının olduğunu görüyoruz? Kadın bir akademisyenin sözünün bir erkek akademisyene kıyasla daha az ciddiye alındığına öğrencilik hayatımızda sıklıkla rastlamıyor muyuz? Günlük hayatta deneyimlediğimizde, bizim için olağan haline dönüşmüş durumlar, aslında oldukça kritik ve topyekûn baktığımızda üniversitenin ataerkil yapısının getirileridir. Kamusal ve özel alan ikiliğinde gördüğümüz gibi üniversite “kamusal alanı,” kadınların var olamayacağı bir politika ile inşa edilmektedir. Kamusal ve özel alanın ayrımı üniversitelerde de, kadınları kamusal alandan dışlamak üzerine işliyor.

Peki, Biz Ne Yapacağız?

Üniversitelerde gün geçtikçe artan bir baskı ortamı hâkim. Memleketi kasıp kavuran ekonomik kriz ile birlikte koltuklarında sallantı hissedenler, eskisinden daha da sert saldırıyorlar. Toplumun motor gücü olan üniversiteler, bu saldırıyı ilk göğüsleyenler arasında. Katliam haline dönen kadın cinayetleri, kadınların tacize, tecavüze maruz bırakılması, kişiye özgü ve toplum ile bağı olmayan meseleler değil. Aksine içerisinde bulunduğumuz ataerkil-kapitalist sistemin yarattığı politik ve toplumsal bir sorundur. İktidarın üniversiteleri kendi arka bahçesi yapma ve üniversitelileri kontrol altında tutma politikalarının bir sonucu olarak, kampüslerde buna dair söz söylemek, soruşturmalara ve özel güvenlik birimlerinin saldırılarına maruz kalmak anlamına geliyor. Ataerkinin saldırıları giderek artıyor ve bizi daha da sıkıştırıyor; fakat unutmamak gerekir ki, kadını kamusal alandan silme girişimlerine karşı mücadeleyi kesmediğimiz için bu girişimler başarıya ulaşmadı. Üniversitelerin eril inşasına karşı kadınlar, yaşanılabilir ve güvenli alanlar var etmek için kampüslerde karşılaşılan kadına yönelik şiddete, tacize, tecavüze ve ezilmişlik biçimlerine karşı mücadele ediyor. Bizim mücadelemiz ve kazanımlarımız da birbirini besliyor. Bazı üniversitelerde cinsel şiddetle mücadele birimleri kurduruyor ve kadın düşmanlarını kampüslerde barındırmıyoruz. Yaşam alanlarımız olan kampüslerimizde kadına yönelik bütün ezilmişlik biçimlerine karşı elimizi taşın altına koymalıyız. Kadının emeğini yok etmeye, sesini kısmaya çalışıyorlarsa, kadınlar olarak bunu yaratıcılığımızla aşarak alternatifi üretmeli ve kampüslerde kadının emeğini, sesini, sözünü görünür kılmalıyız. Neoliberal politikalarıyla yıkıma dayalı eril iktidarı ve bu iktidarın üniversitelerdeki yansımasını kırmak için gerekli kod dayanışma olacaktır. Bu dayanışma, kadın mücadelesinin özneleri arasında güven bağı inşa ederek kurulmalıdır. Yukarıda ve yazının en başında bahsettiğimiz memlekette ve üniversitelerde korku temelli bir programla bizleri ele geçirmeye çalışanlara, kadın dayanışmasından alınan cesaretle cevap verebilmeliyiz. Kampüslerde yaşanan tacizin, tecavüzün, okul yönetimi tarafından örtbas edilmeye çalışılmasını engellemek ve okul yönetimlerinin bir erkek geçidi olmasına son vermek için kadın kotasını savunmalı, okurken çalışmak zorunda bırakılan kadınlar olarak parasız eğitim mücadelesi vermeli, üniversitelerin ve yurtların eril tasarımına karşı kadın dostu kampüsler inşa etmeliyiz. Bunu da ancak eril şiddete karşı üniversite alanına sahip çıkan bir mücadele ile gerçek kılabiliriz.

Dipnotlar

[1] Habermas, Jürgen (2010). Kamusallığın Yapısal Dönüşümü. İstanbul: İletişim Yayınları.

[2] Acar-Savran, Gülnur (2002). “Özel/Kamusal, Yerel/Evrensel: İkilikleri Aşan Bir Feminizme Doğru,” Praksis, no.8: 255-306.

[3] http://www.5harfliler.com/ceren-damarin-ardindan/