Vakıf Üniversitesinde Akademisyen Olmak

“Başka türlü” akademisyenlik hallerinin vakıf üniversitelerinin normali olduğu bir dönemden geçiyoruz. Çalışma koşullarındaki yapısal sorunlar, akademisyenler arasında öfke yaratsa da; sorunların kaynağı yerine çalışma arkadaşlarına yönelen bu tepki, akademisyenleri daha da yalnızlaştıran bir çaresizlik ortamı yaratmaktadır. Vakıf üniversitelerindeki bu sorunlu durumun tespiti ve buna karşı mücadelenin nasıl kurulacağı üzerine bir vakıf üniversitesi emekçisinin bizlerle paylaştığı yazıyı, geçinemiyoruz.org olarak sizlere ulaştırıyoruz. Yeni paylaşım ve deneyim aktarımlarına vesile olması dileğiyle…    

Genel olarak üniversite fikrinin uğradığı dönüşüm ve itibarsızlaşmadan hiçbir kurumun muaf kalamadığı bir süreçten geçiyoruz. Muhalefet kültürü, özgür bir ada olabilme, buna bağlı birtakım ayrıcalıklar, en köklü üniversitelerde bile teker teker aşınıyor. Bu sürecin bir parçası olmakla birlikte vakıf üniversiteleri, kendi işletme mantıkları uyarınca bambaşka bir akademisyenlik deneyimine yol açıyor. Çiğnenen cübbelerin simgelediği itibarsızlaştırma ve şiddet, aslında vakıf üniversitelerindeki akademisyenliğin neredeyse rutini olmuş durumda. Bu yazı, vakıf üniversiteleri özelinde, kendilerine sürekli olarak orada geçici oldukları hissettirilen akademisyenlerin direnme ve rıza gösterme yolları üzerinden bu mesleği gerçekleştirme biçimlerine odaklanıyor.

Giderek norm haline gelmeye başlayan bu “başka türlü” akademisyenlik hali, öncelikle aşırı ders saati ve öğrenci sayısına alışmayı gerektiriyor. Bir de bunlara akşam saatlerinde verilen lisansüstü dersler eklenince akademisyenlik, gece yarısı eve dönebildiğiniz, ertesi gün ise yine sabahın erken saatlerinde mesaiye başlamak zorunda olduğunuz bir iş haline geliyor. Akşam saatlerindeki bu derslerin zaman zaman, özellikle yeni iş bulmuş genç bir doktor öğretim üyesi iseniz, ücret karşılığı olmadığını, dönemlik ders yüküne sayıldığını da ekleyelim. Bunların yanı sıra gündelik hayatı kuşatan bir denetlemeye maruz kalıyorsunuz. Kartlı turnike sistemi aracılığıyla giriş çıkış saatleriniz kontrol altında tutuluyor. Bir gün masanızda giriş çıkış saatlerinize dikkat etmenizi söyleyen bir yazı eşliğinde turnike raporunuzu görebilirsiniz. Hatta bu nedenle maaşınızda kesintiye bile rastlayabilirsiniz. Üstüne üstlük sınıf kapılarında da benzer bir sistemle karşılaşma olasılığınız var; derse tam saatinde başlayıp dersi tam saatte bitirdiğinizi kontrol etmek için. Hiçbir eleştirinin makbul olmadığı akademik kurul, fakülte kurulu gibi toplantılara ise “katılımınız çok önemlidir”. O kadar ki sizin üniversite öğrencisinden istemeye utandığınız yoklama, bu toplantılarda sizden istenir. İşte bilgisini derinleştirmek, okumak, yazmak, araştırdığını insanlarla paylaşmak gibi bir derdi olan akademisyen, bütün yılı bu çalışma döngüsünde geçiriyor. Yaz gelip de bir nefes alma olanağı olacak diye beklerken yaz okulları, tanıtım günleri gelip çatıyor. İş kanununda kıdem süresine göre belirlenmiş yıllık izinler kullanılıyor ve sözleşmesi yenilenen şanslı akademisyen, aynı döngüye yeniden girmeye hak kazanıyor.

Bu çalışma koşullarına dayanmanın çeşitli yolları var. Gündelik hayatta en çok iki strateji karşımıza çıkıyor. Bunlardan biri kendini akademik işlere vermek. Bu strateji gündelik iş yaşamında daha çok çalışmak, özel hayattan, dışarıda yapılabilecek etkinliklerden giderek daha çok uzaklaşmak olarak karşımıza çıkıyor. Çalıştıkları kurumun kendilerine sağlamadığı araştırma zamanını yaratmak için trafiğin yoğun olmadığı saatlerde yolculuk etmek, ofiste bulunduğu saatleri uzatmak gibi yollara başvuranlar var. İkinci strateji ise “buralar zaten ticarethane” fikrinin çaresizce kabullenilmesinde kendini gösteren boş vermişlik, kayıtsızlık hali. Bu hal, kimisini hiçbir emek koymadığı bir makaleye adını dördüncü yazar olarak yazdırarak kolay yayın peşine düşürüyor, kimisini sadece aldığı maaşa bakmaya itiyor. Öyle bir kayıtsızlık ki “zaten buradan bir şey olmaz” mantığı en meşru itiraz ve taleplerin bile dile gelmesine engel oluyor.

Bazen bu iki strateji iç içe geçebiliyor. Özellikle devlet üniversitelerinde uzun yıllar çalıştıktan sonra bu yeni tip vakıf üniversitelerinde çalışmaya başlayan akademisyenler, bir yandan buraların “ticarethane” olduğu gerçeğiyle yüzleşirken diğer yandan eski alışkanlıkları sürdürmeye çalışabiliyorlar. Örnek vermek gerekirse devlet üniversitelerinde profesörlerden asla beklenmeyen sınav gözetmenliği gibi birtakım işler, vakıf üniversitelerinde yeterli sayıda araştırma görevlisi bulunmadığı için onlardan da bekleniyor. İşte böyle durumlarda, vakıf üniversitelerinde “daha az hoca ile daha çok öğrenci” zihniyetinden kaynaklanan yapısal sorunlar karşısında akademik temayüllere referansla gösterilen bireysel tepkiler, dayanışmanın önündeki bir başka engel olarak beliriyor. Bildiğimiz üniversite temayüllerine duyulan saygı, vakıf üniversitelerinde özellikle hiyerarşinin alt basamaklarındakiler için daha ağır sömürü koşulları anlamına geliyor. Sadece kendi iş yükünü hafifletmek söz konusu olduğunda “buranın bir üniversite olduğunu” hatırlayanların tutumu, bu tutum karşısında iş yükü artan kesimde ciddi hoşnutsuzluk yaratıyor. Yapısal sorunlar; akademik hiyerarşi, yaş hiyerarşisi, devletten gelenler ve hep vakıfta çalışmış olanlar gibi ayrışmalar üzerinden beliren kişisel çekişmelerin gölgesinde kalıyor. Mesleğini hayal ettiği koşullarda gerçekleştirememenin öfkesi, akademisyenlerin birbirine yönelebiliyor.

Her iki strateji de şüphesiz bir öfke ve tepki barındırıyor. Ne var ki emekçi olduğunu kabul etmekte zorlanan akademisyenler, “bu kadar kötü bir kurumda” çalıştıkları için ya kendilerine yükleniyorlar ya da daha iyi bir üniversiteye geçmenin yollarını arayarak kendi sorunlarını sineye çekiyorlar.  İki yol da bir tür içe kapanma, bireysel çözümlere odaklanma ve nihayetinde de aynı derdi paylaşanların birlikte hareket edebileceği bir dayanışma fikrinden uzaklaşmaya yol açıyor. Bu kadar ağır koşullarda çalışırken ve türlü türlü aşağılanmaya maruz kalırken hala makbul bir akademisyenlik anlayışı, emekçilerin temel tutumlarını belirleyebiliyor. Göze batmamak, aykırı olmamak, kendi statüsüne yakışmayan bir çatışmaya girmemek için suskunluk, tepkisizlik tercih ediliyor ve bu durum “itiraz etsek de bir şey değişmez” denerek meşrulaştırılıyor. Zaman zaman bireysel tepkiler yükseliyor ama bunlar yalnızlaşmaya mahkûm kahramanlıklar olarak kalıyor. Üniversiteye benzemeyen bir kurumda “akademisyenliğe yakışır” davranma kaygısı, dayanışmanın karşısına bir engel olarak çıkıyor. Mümkün olan en düşük ücretten çalıştırmayı ilke edinmiş bir kurumda maaş pazarlığından utanmayla başlayan teslimiyet, mütevelli heyeti başkanı ya da rektör tarafından çocuk gibi azarlandığınızda sesinizi yükseltme gücünüzü elinizden alıyor.

Tüm bu anlatılanlar, bir çaresizliği tespit etmek için değil. Aksine içimize kapanmamıza, diğer çalışma arkadaşlarımıza öfke beslememize yol açan koşullarda başka nasıl direniş biçimleri geliştirebileceğimizi sorgulamayı amaçlıyor. Öncelikle yalnız olmadığımızı ve yaşadığımız sorunların, kendi bölümümüze, kendi yöneticimize, kendi üniversitemize özgü olmadığını bilmeliyiz. Artık gidebileceğimiz daha iyi bir üniversite yok, sadece içinde (ya da dışında) mücadele edebileceğimiz üniversite var! Sorunlar kadar çözümlerin de ortak olduğunu fark etmek, bunu eyleme geçirecek bir dayanışma örmek, belki de yanı başımızdaki meslektaşımızla selamlaşmaktan, onunla deneyim paylaşmaktan ve onu savunmaktan geçiyor. Ofislerde birbirimize yakındığımız üniversite gerçekliğini duyulur ve görünür kılmaktan, şikâyetleri ortak bir itiraza ve karşı duruşa çevirmekten geçiyor. Olumsuz deneyimler kadar olumlu deneyimleri de kendimize saklamayıp yaygınlaştırmaktan geçiyor. Bizleri eylemsiz kılan akademisyenlik kalıplarını kırarak “üniversite böyle olmaz!” isyanını, bir emek mücadelesine çevirmekten geçiyor.