Yapbozun üç parçası: Devlet Şiddeti, Eril Şiddet, Sınıfsal Şiddet – Nazlı Bülay Doğan

Fotoğraf: "İsimsiz" sergisi, Vahit Tuna (Kaynak AA)

25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Günü’nün üzerinden bir hafta geçti. Gecinemiyoruz.org olarak hazırladığımız şiddet dosyası, eril şiddetin çeşitli biçimlerini farklı perspektiflerden inceleyerek bu mücadeleye katkı sunma amacını taşıdı. Dosyamızın son yazısında, eril şiddetin kadına yönelik uygulanan başka şiddet türleriyle ilişkisi irdelenecek; sınıfsal şiddetin ve devlet şiddetinin, eril şiddet ile nasıl iç içe geçtiği örnekler üzerinden tartışılacaktır.

Kardeşlik anlaşması olarak eril şiddet

Kadına yönelik şiddetle mücadele eden birçok birey ve kurumun kullandığı “erkek şiddeti” nitelemesine karşılık “eril şiddet” kavramını kullanmak, erkeğin bu şiddetin üretimindeki rolünü önemsizleştirmek için değildir. Vurgulanmak istenen, bu şiddetin sadece erkeklerden kaynaklanmadığı gibi, erkeklerin kadınlara uyguladığı tüm şiddet türlerinin aynı görülemeyeceği argümanına dayanmaktadır. Erkeklik ve ataerkinin ürettiği şiddet, birbirini besleyen farklı şiddet türleriyle harmanlanarak kadını hedefine almaktadır.

Kadına yönelik şiddetin kadın cinayetleri olarak tanınması uzun süren bir mücadelenin ürünü olmuştur. Butler’ın deyişiyle bu şiddet, “kadın kategorisini katledilebilir, gözden çıkarılabilir kılmanın yollarını arar; bu, kadın yaşamının varoluşunu bile maskülen bir imtiyaz olarak erkekler tarafından karar verilen bir şey şeklinde tanımlama teşebbüsüdür” ve bu da “sessiz bir kardeşlik anlaşması” kurulması yoluyla işlerlik kazanır.[1] Bu kardeşlik anlaşmasının temel unsurlarından biri de, kimin hangi şiddeti uygulamaya hakkı olduğudur.

Görünmeyen emek bağlamında kadın cinayetlerinin kökeni

Federici, kadın emeğinin değersizleştirilmesini ve kadının eve kapatılmasını, İngiltere’de çitlemelerin yaygınlaştığı, ortak alanların özelleştirildiği ve köylü kitlelerin proleterleşmeye başladığı pre-kapitalist döneme dayandırır.[2] Kadınların erkeklere tâbi olması ve kadın emeğinin karşılıksız bir biçimde ortak alanlardan mahrum edilen erkeklere telafi olarak verilmesi, kendini kadının sahibi olarak gören erkeğin onun yaşam hakkının da sahibi olmasının yolunu açmıştır. Kapitalizm için gerekli olan emek gücünün yeniden üretimi – kadının tâbi olduğu erkek işçinin ertesi gün işe gidebilecek hale getirilmesi için gerekli fiziksel ve duygulanımsal emeğin yükü – kadınların omuzlarındadır. Bu nedenle de kapitalizm gizli zemin olarak ataerkiye yaslanır.[3] Kadının işçi olarak kapitalist sisteme eklemlenmesi bu görevini azaltmaz. Bu sefer beklenen, kadının “çifte mesai [second shift]”[4] yapmasıdır. Kadın, ücret karşılığı yaptığı işten çıktıktan sonra bu sefer eşleri, çocukları ve bazı durumlarda iki tarafın akrabaları için karşılıksız emek harcama yükümlülüğüyle karşı karşıya kalırlar. Dolayısıyla ataerkil kapitalizmde kadının yeniden üretimdeki karşılıksız emeği, sistemin işlemesinin olmazsa olmazıdır.

Bu sebeple kadın cinayetlerinin birçoğunda failinin (müstakbel/gayriresmi/resmi/eski) eşler olması, kadının sistemdeki rolünden ayrı düşünülemez. Her ne kadar kadın cinayetleri ve kadının erkek tarafından sömürülmesinin geçmişi kapitalizmle sınırlı olmasa da kapitalizm, ataerkiye mutlak bir güç ve rasyonellik kazandırmıştır. Kadının emeğine ve buradan hareketle kadının hayatına sahip olan erkek, bu sistemin dışına çıkmaya niyetlenen kadını öldürme hakkına da sahiptir. Dolayısıyla sistemin işlemesi erkeğin bu hakkını her seferinde yeniden doğallaştırır.

Tâbi kabul edildikleri erkeklerden şiddet gördükleri için devlet kurumlarına başvuran kadınların göz ardı edilmeleri, evlerine geri yollanmaları ya da şiddet uygulayanlarla barıştırılmaları, ancak kapitalist yeniden üretimin ihtiyacı olan görünmeyen kadın emeğiyle açıklanabilir. Eskişehir’de eski eşi tarafından öldürülen Ayşe Tuba Arslan’ın bu kişi hakkında – evliyken ve boşandıktan sonra – toplam 23 kez suç duyurusunda bulunması, saldırganın tedbir kararına uymamasına ramen 6284 sayılı Şiddete Karşı Koruma Yasası’nın gerekliliklerinin uygulanmaması ve Ayşe Tuba’nın devlet kurumlarına son seslenişinde “Benim ölümüm gerçekleşince mi bana yardım edeceksiniz” demesinden sadece birkaç ay sonra ölümüne sebep olacak saldırının gerçekleşmesi[5], bu durumun örneklerinden biridir. Devletin bu cinayetlerde koruyucu olmasa bile en azından taraf olmamasına dair zımni bir güvence çoğumuzun içinde yine de yer etmiş olmalı ki; göz göre göre öldürülen kızkardeşlerimize karşı devletin vurdumduymazlığına halen şaşırabiliyoruz. Hâlbuki erkekler arasındaki kardeşlik anlaşmasını en iştahlı imzalayanlar, devletlerden başkası değildir.

Fotoğraf: Ayşe Tuba Arslan

Devletin şiddeti ve kadın cinayetleri

Weber devleti meşru şiddet tekeli olarak tanımladığında[6], erkeklerin “sahip oldukları” kadınlara yönelik uyguladıkları şiddeti görmezden gelmiş olmalı. Eril şiddet, devletin paylaşmaktan rahatsızlık duymadığı bir şiddet türü olarak erkeklere tanınmış bir ayrıcalık olarak yerini korur. Türkiye özeline baktığımızda, eril şiddetin tezahürlerinden biri olan namus cinayetleri, uzun dönem devlet tarafından göz ardı edilmiş, kalkınmacı politikaların hâkim olduğu dönemde bölgesel müdahaleler ve sömürgecilik amacıyla kullanılmış, neoliberal dönemdeyse biçim değiştirerek “Kürtlerin kültürü” söylemi üzerinden toplumsal grupların hayatlarına müdahale için yeniden bir araç haline getirilmiştir. Dicle Koğacıoğlu buradan hareketle gelenek kavramının ve “kadınların baskıcı geleneklerden kurtuluşu” söyleminin farklı tahakküm ilişkilerinin doğallaştırılmasında – özellikle sömürgeci otoriteler tarafından – kullanılan semboller olduğunu söyler.[7]

2000’lerle birlikte namus cinayetleri söyleminde bir değişim daha olmuştur. Artık kadın katlinin –“kadınların, kadın oldukları için öldürülmelerinin”[8] – Türkiye’nin geneline yayılmış, geleneğin ötesinde son derece modern bir olgu olduğunu kamuoyuna kabul ettirecek ölçüde yüksek kadın cinayeti istatistikleri toplanmaya başlamıştır. İHD tarafından hazırlanan Kadına Yönelik Şiddet Raporu, kadın cinayetlerine dair kamuoyunda geniş etki yaratabilen ilk çalışma olmuştur. Bu rapora göre 2005-2011 arasındaki 7 yılda 4190 kadın, erkekler tarafından öldürülmüştür.[9] 2012-2018 arasındaki bir sonraki 7 yıldaysa bu sayı, Kadın Cinayetlerini Önleyeceğiz Platformu’nun topladığı verilere göre 2221 olmuştur.[10] Sayılarda bir azalış gibi görünen bu durumla ilgili, 2002 yılında öldürülen kadın sayısı 66 iken 2018 yılında bu sayının 440 olduğunu bilmek, durumun vahametini ortaya koyar.

Bu cinayetler, kadınlığa atfedilen anlamların yönlendirdiği cinayetlerdir. AKP iktidarının, kadınların toplumsal cinsiyet rolleriyle ilgili aktif rolünün bu cinayetlerde kurucu bir öğe olduğu inkâr edilemez. Devlet temsilcilerinin söylem düzeyindeki şiddetine eşlik eden fiziksel şiddeti, AKP iktidarıyla sınırlı olmayan bir devlet geleneğine de işaret etmektedir. 1960’ta Dominik Cumhuriyeti’nde işkence ve tecavüzle öldürülen Mirabel Kardeşler[11] devletlerin kendilerine boyun eğmeyen, mücadele eden, bu nedenlerle de istenmeyen vatandaşlarına gösterdiği eril şiddetin sembolü haline gelmişlerdir. Türkiye’nin askeri darbeler ve OHAL’lerle dolu siyasi tarihi de devletin kadınlara yönelik şiddetinin örnekleriyle doludur. 2015 yılında devlet güçleriyle silahlı çatışmada öldürülen Ekin Wan’ın cansız bedeninin sosyal medyaya servis edilmesi,[12] devletin gözünde kadının öldürüldükten sonra bile kadınlığı üzerinden zulüm edilebilecek bir nesne olarak görüldüğünün örneği olmuştur.

En yakın olay ise, Şili’deki eylemler sırasında ölü bulunan Daniela Carrasco’nın devlet tarafından öldürüldüğü iddialarının ortaya atılmasıdır. Gözaltına alındıktan sonra işkence ve tecavüze maruz bırakılarak öldürüldüğüne dair iddialar, Şili Feminist Avukatlar Birliği tarafından, doğrulanmamış bilgi olması nedeniyle çürütülmüştür.[13] Ancak dünyanın farklı yerlerinden birçok kadın için bu, olasılıklar dâhilinde bir durum olduğu için bu kadar tepki çekmiş ve sürecin peşi bırakılmamıştır. Türkiye gibi başka ülkelerde de kadınlar, onlara atfedilen toplumsal cinsiyet normlarına uymadıkları bahanesiyle tanıdıkları erkekler tarafından ya da devlete boyun eğmedikleri durumlarda ilgili devletlerin temsilcisi olan erkekler tarafından şiddet görebileceklerini biliyorlar.

Fotoğraf: Daniela Carrasco

Sınıfsal şiddetin meşruluğu

Bu iki şiddetin yanında kadınlar bir de, daha sıradanlaşan ve normalleşen bir şiddet türüne daha maruz kalıyor. Bu üçüncü şiddet türü, sınıfsal olandır. Bir başka deyişle, sermaye ilişkisi içinde emeğini satan kadına yönelik şiddettir. Emek gaspı, mobbing ve işyerinde fiziksel şiddet gibi cinsiyet körü addedilebilecek baskı mekanizmaları, yöneldikleri öznenin kadın[14] olduğu durumlarda çok daha pervasız ve güçlü hale gelmektedir. Bunlara sermaye ilişkilerinin oluştuğu ilk dönemlerden günümüze devam eden işyeri bağlantılı cinsel taciz kategorisini de eklemek gerekir.

2018 yılında kendisini işten çıkaran eski patronu Çağatay Aksu’nun onu yeniden işe alacağını söylemesi ile Aksu ile buluşan üniversite öğrencisi Şule Çet’in, tecavüze uğraması ve öldürülmesi sınıfsal şiddet ile eril şiddetin iç içe geçtiği bir örnektir. Kapitalist sistem kadının hayatına dair karar verme hakkını belirli durumlarda, kadının “sahibi” olan kocası ve babasından başka, patronuna da zımni olarak vermektedir. Öyle ki süregiden davada sanık Aksu, Şule Çet’in babasına “kızına sahip çıksaydın” diyebilmektedir.[15] Burada kardeşlik anlaşmasının sınırı erkekler arasındaki hiyerarşiye göre değişmektedir. İşçi sınıfından olan bir erkek (baba), sermayedar (sanık) karşısında, öldürülen kadını sistem içi sınırlarda tutmamakla suçlanarak, kadının hayatı üzerindeki hakkının çiğnenebileceği beyan edilmektedir.

Bir başka yakın zaman örneğindeyse, tazminatsız işten atılan ve hakları için eylem yapan Meya Kara, patronu Şükrü Ünre tarafından darp edilmiştir. Ünre’nin taşla Meya’nın başını yardığı görüntüler sosyal medyada büyük tepki toplamış, sonrasındaysa Meya’dan özür dileyerek kıdem ve ihbar tazminatlarını ödemek zorunda kalmıştır.[16] Kadına yönelik şiddete dair karamsar tablonun içinde kazanımla sonuçlanmış bir mücadele örneği olmuştur.

Mücadelenin olmazsa olmazı: Yılmamak!

Yazı boyunca irdelenen meseleler, kadına yönelik şiddetin yapısal boyutlarına işaret etmektedir. Tıpkı faşizm gibi kadın cinayetleri de kapitalizme rağmen meydana gelmez; bunlar ataerkil kapitalizmin doğrudan ürünüdür. Bu nedenle de ona karşı mücadele, sistemin tümüne yönelik kapsamlı bir mücadeledir. Şiddeti doğallaştırmamak, ona karşı çıkmak ve onu engellemek, devrimci bir meseledir. Eril şiddete karşı çıkmak, devlet şiddetini ve sınıfsal şiddeti de görünür kılar. Dolayısıyla, bunlara karşı da bir duruş geliştirmenin filizlerini oluşturur. Tecavüzcüsü Nurettin Gider’i öldüren Nevin Yıldırım’ın, Gider’in bir çuvala koyduğu başını köy kahvesindeki erkeklerin önüne fırlatıp “İşte namusuma uzananın kellesi, benim arkamdan konuşmayın!” demesi, namus ve ahlak normlarını yeniden üreten bir perspektif olarak okunabilir. Ancak bir yandan da, hedefinde yine erkeklerin olması, aslında sessiz kardeşlik anlaşmasının imzacılarına yönelik bir tehdittir. Kadınların hayatları üzerinde sahip oldukları düşünülen hakkın tanınmadığını gösterir. 2012 yılında tutuklanan Nevin, kadın örgütlerinin itirazlarına ve eylemlerine rağmen 2019 yılında cezasının Yargıtay tarafından onanmasıyla müebbet hapse mahkûm edildi. Hiçbir iyi hal indirimi uygulanmadı.[17] Devlet, anlaşmayı bozmadı.

Uygulanan şiddetin münferit olaylardan çok daha büyük bir yapbozun parçası olduğunu unutmamak tam da bu noktada önemlidir. Eril şiddete, devlet şiddetine ve sınıfsal şiddete maruz kalan hiçbir kadın yalnız değil, hiçbiri birbirinden bağımız değil. Birbirini tamamlayan farklı şiddet türlerine karşı mücadele de birbirini tamamlayacaktır. Yapmamız gereken, her taraftan bizi saran, kendimizi bir an olsun güvende hissetmemizi engelleyen bu şiddet sarmalına karşı yılmamak, mücadeleye sırtımızı yaslamak. Şiddetin nesnesi olmaktan ona karşı mücadelenin öznesi olmaya giden yol, yılmamaktan geçiyor.

Dipnotlar

[1] https://yesilgazete.org/blog/2019/07/21/judith-butler-kadinlari-oldurmek-suc-olmadiginda/

[2] Federici, Silvia (2011). Caliban ve Cadı, İstanbul: Otonom Yayınları.

[3] Savran-Acar, Gülnur. “İkinci Baskıya Önsöz [2008],” içinde Kadının Görünmeyen Emeği, İstanbul: Yordam.

[4] Russell Hochschild, Arlie and Machung, Anne (1989). The Second Shift: Working Families and the Revolution at Home, London: Penguin.

[5] https://www.evrensel.net/haber/391951/yaptigi-23-suc-duyurusuna-takipsizlik-verilen-kadin-eski-esi-tarafindan-olduruldu?utm_source=paylas&utm_campaign=whatsapp_sol&utm_medium=haber

[6] Weber, Max ([1919] 1946). “Politics as a Vocation [Meslek olarak Siyaset]” içinde H.H. Gerth and C. Wright Mills (Çev. ve Ed.), From Max Weber: Essays in Sociology, pp. 77­128, New York: Oxford University Press.

[7] Koğacıoğlu, Dicle (2009). “Gelenek Söylemleri ve İktidarın Doğallaşması: Namus Cinayetleri Örneği,” Cogito, no.58 , 350-384.

[8] Bu tanım Diana E. H. Russell tarafından yapılmıştır: Russell, Diana E. H. (1990), Rape in Marriage, Bloomington: Indiana University Press. Kadın cinayetlerinin kavramsallaştırılmasına dair iyi bir çalışma için bkz. “Kadın Cinayetleri: Kavramsallaştırma ve Sorunlu Yaklaşımlar,” Sosyal Politika Çalışmaları, no.30(7), 89-100.

[9] https://www.sabah.com.tr/yasam/2011/09/23/urkuten-rapor

[10] http://kadincinayetlerinidurduracagiz.net/kategori/veriler

[11] 25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Günü, Mirabel Kardeşler’in katledildiği 25 Kasım 1960 anısına düzenlenir. Türkiye’de de her sene onların mücadelesi bu günle beraber anılır. https://ilerihaber.org/icerik/diktatorluge-karsi-verilen-mucadelenin-adimirabel-kardesler-79179.html

[12] https://www.ihd.org.tr/kader-kevser-elturk-ekin-van-olayina-dair-inceleme-raporu/

[13] Bu iddialar halen şaibelidir. https://www.evrensel.net/haber/391818/silide-olu-bulunan-daniela-carrasconun-avukatlari-evrensele-konustu

[14] Burada sınıfsal şiddetin eril şiddetle harmanlanmasının tek mağdurunun kadınlar olduğu söylenmemektedir. İki yönden böyle bir iddia yanlış olurdu. İlk olarak, emek gücünü satan erkekler de eril şiddete maruz kalabilirler. İkinci ve daha kritik olarak, LGBTİ+ bireyler de kadınlar gibi – hatta daha ağır biçimde – sermaye ilişkileri içinde şiddete maruz kalmaktadırlar. Türkiye’de çalışan trans seks işçileri, emek gücünü satarken en çok eril şiddete maruz kalan gruplardan biridir.

[15] https://www.gazeteduvar.com.tr/kadin/2019/05/15/sule-cet-davasina-destek-icin-gelenler-mahkeme-salonuna-sigmadi/

[16] https://www.evrensel.net/haber/391594/patron-darbederek-kafasini-yardigi-kadin-isciden-ozur-diledi

[17] https://catlakzemin.com/nevin-yildirim-davasi-dunden-bugune/